Çatalhöyük’te akşam yemeğine davetlisiniz

Çatalhöyük’te akşam yemeğine davetlisiniz

Çatalhöyük’ün ismini okul kitaplarından hatırlıyorsunuzdur. Eksik kalan kısımları da biz kapatacak olursak; Çatalhöyük, MÖ. 7.100-5.600 yılları arasında, Cilalı Taş Devri’nde yerleşik yaşama geçen insanların yerleşkesiydi. Nüfusu, 8.000’lere kadar ulaşıyordu. Kentleşmenin ilk örneklerinden kabul edilen Çatalhöyük, Temmuz 2012’de UNESCO Dünya Miras’ı listesine alındı. Tarım alanı, Konya Ovası’nda bulunuyor ve arkeolojik kazılar 1961 yılından beri devam ediyor. İngiliz bir arkeoloji ekibi tarafından bulunan yerleşme, Türk, Yunan ve ABD’li araştırmacıların oluşturduğu karma bir ekip tarafından kazılıyor.

Çatalhöyük, Cilalı Taş Devri’ne ışık tuttuğundan ve tarım toplumlarının zaman içindeki dönüşümlerini yansıttığından ilgi çeken bir kazı alanı. Özellikle, burada yaşamış toplumların beslenme alışkanlıkları, kullandıkları besin ürünleri ve bunları işleme yöntemleri uzun zamandan beri araştırılıyor. Çatalhöyük’te daha önce lipidler ve yağ asitleriyle besin analizi yapılmış olmasına rağmen, Nature Communications dergisinde yayımlanan bir çalışma ile ilk kez protein verisi kullanarak bitki ve hayvan türleri detaylıca tanımlandı. Çatalhöyük’te 8.000 yıl öncesine kadar yaşamış insanların yediği yiyeceklerin protein içeriği, seramik kavanoz ve taslardan çıkarıldı. Orta Anadolu’da bulunan bu öncül tarım alanında envaiçeşit bakliyat, arpa, buğday ve süt ürününe rastlandı. Çatalhöyük’ün son zamanlarına da ışık tutan bu çalışmayla, besinsel proteinlerin 8.000 yıl kadar dayanabildiği de gösterilmiş oldu.

Daha önceden burada ikamet eden insanların biftek, balık, su kuşları ve yumurta tükettiği biliniyordu. Evcilleştirilmiş, etinden ve sütünden faydalanılan hayvanların yanında yabani hayvan sürüleri de etrafta dolaşıyordu. Örneğin, bazı evler boğa boynuzlarıyla dekore edilmişti. İlerleyen zamanlarda gerçekleştirilen bitkibilimsel analizlerle küçük kızıl buğday, melengiç, şam fıstığı, kiraz, kayısı, şeftali, yabani hardal, nohut, bezelye kalıntılarına rastlanmıştı. Ancak bitkisel artıklardan edinilen bilginin, her zaman beslenme alışkanlıklarıyla bağdaştırılamadığı da biliniyordu.

Çatalhöyük ve ilkel tarım toplumlarının besin üretme ve işleme alışkanlıklarıyla ilgili daha yüksek çözünürlüklü bilgi almak isteyen bir grup araştırmacı, kolları sıvadı. Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü, York Üniversitesi, Freie Universität Berlin ve Oxford Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü çalışma, Ekim başında yayımlandı. Araştırmacılara göre, proteinden elde edilen bilgi daha detaylı ve seramik kaplar incelenerek besin tüketimi ve ilkel pişirme metotları ilgili doğrudan fikir sahibi olmak mümkün. Ayrıca, iyi korunmuş olan yağlar daha çok hayvansal temelli olduğundan lipid analizi, bitkisel besinlerle ilgili az veri sunuyor. Bununla beraber, kullanılan sıvı kromatografisi – tandem kütle spektormetrisi (liquid chromatography-tandem mass spectrometry (LC-MS/MS)) tekniği sayesinde denatüre olmuş proteinler bile tespit edilebiliyor. Burada iki ayrı tekniğin birleşiminden faydalanılıyor; sıvı kromatografisi, karışımları ayırırken kütle spektrometrisi de bileşenlerin yapısal analizini gerçekleştiriyor. Kısacası, protein analizinin faydaları da azımsanacak gibi değil.

Proteinlerin tercih edilmiyor olmasının sebepleri gani elbette. Karbonhidratlar ve proteinlerin yağlardan daha kolay bozulması sebebiyle günümüze kadar gelemediği düşünülüyor. Bugüne kadar, protein verisinin sadece yüksek su bulunan ve soğuk yerlerden toplanabildiği biliniyor. Ayrıca, arkeolojik yapılar çok defa yangın geçirdiğinden ve yiyecek hazırlanması için uzun süreli ve yüksek sıcaklıkta tutulan proteinlerin yapısı bozulduğundan geriye tespit edecek besin proteini kalmıyor. Ancak, bu çalışma ve en önemlisi de gelişen moleküler ve teknolojik yöntemlerle, protein verisinin de kullanışlı olabileceği ortaya konmuş.

Tespit edilen besinsel proteinlerden yola çıkılarak atfedilen türler çeşitli. Listede bezelye, bakla, mürdümük, arpa, buğday bitki türleri ile koyun, keçi, sığır ve geyik hayvan türleri var. Koyun ve keçi ürünlerine sığır ürünlerinden 6:1 oranında daha fazla rastlanırken, geyiklerin de kan proteinlerinden yola çıkılarak et tüketiminde kullanıldığı gösterilmiş. Proteinler, kaplarda birikmiş kireçte daha fazla bulunmuş. Ayrıca, farklı türlere ait proteinlerin aynı kaplarda bulunması, burada yaşayan tarım topluluğunun besinleri çorba gibi bir arada tükettiğini veya aynı kabı artarda kullandıklarını gösteriyor olabilir.

Bulgular, önceki araştırmalarla benzerlik gösterirken hayvanların evcilleştirilmesine ve eski toplumlarda süt üretimine ışık tutuyor. Araştırmacılar, Güneybatı Asya’da koyun, keçi ve ineğin aynı zaman zarfında evcilleştirildiğini savunuyor. Ayrıca, baş yazar Jessica Hendy’ye göre, kaymak ve kesilmiş süt suyunu ayrı kaplarda muhafaza ederek sütü daha iyi korumuş ve süte hassasiyet geliştiren insanlar için sindirilebilir hale getirmiş olabilirler. Süt şekerine hassasiyet olarak bilinen laktoz intoleransının, tarım hayatına geçişten sonra Avrasya’da baş gösterdiği biliniyor. Bitkisel olarak ise, daha önceden ekmek temelli yiyecekler tercih edilmişken, yerleşim alanının son zamanlarında buğday ve arpa lapasına kaymış olabilecekleri düşünülüyor. Araştırmacıları şaşırtan durum ise, daha önceden çokça karşılaşılan mercimek ile ise bu çalışmada karşılaşılmamış olması.

Araştırmacılar, protein verisiyle çalışmanın eksik olduğu noktaların da farkında. Tür atfı, veri tabanlarının hâlihazırdaki türleri eksiksiz göstermesine bağlı ve maalesef durum bu değil. Bazı türlerle ilgili daha fazla çalışma yapıldığından veya şans eseri o türün bilgisi daha fazla toplandığından veritabanlarında eşit içeriğe rastlamak mümkün değil; bu da çalışmayı tarafsızlıktan uzaklaştırıyor. Örneğin, veri tabanında bakla için yalnızca 6 tane protein dizisi bulunurken, buğday için bu sayı 145.000!

Anadolu’da yaşamış olan ilk tarım topluluklarından birinin öğününe daha yakından bakıyor olmak gerçekten heyecan verici. Ayrıca küçük bir dipnot. Konudan biraz sapacağız, ancak Göbekli Tepe de Temmuz ayında UNESCO Dünya Mirası listesine girdi. Şanlıurfa’da bulunan ve dünyanın ilk tapınağına ev sahipliği yaptığı düşünülen bu 12.000 yıllık kültürel mirasın da altını çizmek gerek. Avcı toplayıcıların doğa kanunlarıyla yaşayan basit primatlar olmadığının kanıtlarından olan bu toplanma merkezi, arkeolojiyle ilgilenen ve ilgilenmeyen birçok insanın ilgisini çekiyor.

 

Kaynaklar:

1 Yorum

Yorum yap

+ Leave a Comment