Serhat Çakır ile Türkiye’ni​n Bilim Politikala​rı

Serhat Çakır ile Türkiye’ni​n Bilim Politikala​rı

Türkiye’de bilim politikaları kanayan yara. Sürekli vizyon geliştiriyoruz ama uygulamaları denetleyici politikalarımız yok. Doç. Dr. Serhat Çakır deyim yerindeyse bilim politikalarına kendini adamış bir akademisyen. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) fizik bölümünden lisans derecesini, Almanya’da Max Planck Enstitüsü’nden plazma fiziği alanında doktorasını almış. Tübitak’ta yıllarca bilim politikaları alanında yönetici olarak ve OECD’de de Türkiye temsilcisi olarak bilimin Türkiye’de gelişmesi için çok ama çok çalışmış. Türkiye bilimsel anlamda rekabeti nasıl sağlamalı, Türkiye’de bilim, teknoloji ve yenilik politikalarının önemi nedir’i konuştuk. Sözü kendisine bırakalım.

Bilgenur – Merhaba hocam. Bilim.org adına röportaj talebimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Mesleki anlamda olduğu kadar bilimin Türkiye’de daha çok gelişmesi için de yoğun çalışıyorsunuz. Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Serhat Çakır – Teşekkür ederim. ODTÜ’de fizik bölümünde lisans eğitimimi yaptım. Plazma fiziği ile ilgili doktoramı Almanya’da Max Planck Enstitüsü’nde tamamladım.

Fiziğe ilginiz nasıl başladı ve neden ODTÜ?

Lisede Alman fizik öğretmenim ve mahalledeki ODTÜ’lü abilerimin etkisi oldu. Fizik o yaştaki çocuklar için oldukça ilgi çekici. Doktora sonrasında ODTÜ’de kaldım ve uzun süre Tübitak’ta yöneticilik yaptım.

“Bilim ve teknoloji Türkiye’nin gündemine fazla getirilmiyor.”

Tübitak’ta başlangıcınızı ve o dönemlerdeki öğrenci hareketlerini anlatır mısınız?

Hasan Tan döneminde (1980) ODTÜ bir seneliğine kapatıldı. Tübitak’ta bursiyerdim ve gidip iş istedim. Bilim politikaları biriminde bir kişi çalışıyordu ve ben de ilk yarı zamanlı öğrencisiydim oranın. Doktora ve sonrası dönemde ya yönetici ya da akademisyen olarak Tübitak’la iletişimim hiç kesilmedi. İlk AR-GE ve yenilik göstergelerini toplama şansımız oldu. Kapı kapı gezerek, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) ve üniversitelerdeki AR-GE harcamalarını da kaydeden PTT’nin laboratuarlarına tek tek gidip sorarak topladık rakamları. O dönemdeki yatırımlar şu andakinden çok daha düşüktü, şimdi Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) her yıl göstergeleri ölçüyor. AR-GE harcamalarının saptanmaya başlanması 80’leri bulur.

Siz aslında Tübitak’ın evrimine şahit oldunuz?

Tabii. Özellikle bilim politikaları alanında. İlk AR-GE harcamalarının toplanmasından bugünkü duruma kadar çoğu zaman yönetici olarak, diğer zamanlarda da çok yakından takip ettim. Tübitak’ın 3 ana görevi var: Biri ve en önemlisi, AR-GE fonlaması yapması, ikinci görevi kendi araştırmalarını enstitüler aracılığıyla yapması ve üçüncü olarak da, Tübitak kanununda da geçer, Türkiye’de ulusal boyutta bilim, teknoloji ve yenilik (BTY) politikalarını hükümete danışmanlık yapması. Bunu da Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK) sekretaryası üzerinden gerçekleştiriyor. BTYK başbakanın başkanlığında, oldukça fazla sayıda bakanın katıldığı, senede iki kez toplanması gerekirken çok az toplanan bir kurul. Türkiye’de BTY stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanmasının izlenmesi gibi önemli bir görevi var. 25.si yapıldı, on beşinde bilfiil bulundum.

O toplantılarda belli kararlar alınıyor, peki o kararların uygulanması sürecinin takibi nasıl işliyor?

Sıkıntı orada. BTYK 1986’da kuruluyor. 2004’e kadar yani 18 yıl içinde sadece 10 kere toplanıyor. Bunun nedeninin Türkiye gündemine bilim ve teknolojinin fazla getirilmemesi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de 20-30 civarında yüksek kurul var, en fazla bakanın katıldığı kurul BTYK. Bu kurulda 20 küsur bakan, bakanlık müsteşarları, rektörler bulunuyor. Görevi de stratejik kararlar almak. En son toplantıda yüze yakın karar alındı. BTYK web sitesinden bunlara ulaşmak mümkün. Bizdeki sıkıntı genellikle stratejik kararlar almak değil de bunların uygulanmasında yatıyor. Bir de BTY politikalarındaki döngüyü, alınan kararların uygulanması ve onların etki analizlerinin yapılması, performanslarının ölçülmesi tamamlıyor. Türkiye’de bu döngü hiçbir zaman kurulamadı.

“İnsanlar ve kurumlar kendi kendilerini değerlendiremezler; çünkü nesnel olamazlar.”

Sizin bu alanda çalışmalarınız oldu mu? Türkiye’de bu döngüyü sağlamak nasıl mümkün olabilir?

Daha bağımsız bir kurulun, Güney Kore örneği gibi, AR-GE ve yenilik yatırımlarını bilimsel yöntemlerle değerlendirmek üzere kurulması. İnsanlar ve kurumlar kendi kendilerini değerlendiremezler; çünkü nesnel olamazlar. Döngünün tamamlanması için etki analizi çalışmalarının mutlaka yapılması lazım. Türkiye’de kamu ve özel sektörün AR-GE harcamaları oldukça düşük, bunların da verimli kullanılması gerekiyor. BTYK 6 ayda bir toplanıyor. Kamu alanında Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bu işin başını çekmeli.

BTYK’da bakanların çoğunlukta olduğundan bahsettiniz. Bu kararlar bilim insanlarını doğrudan ilgilendiriyor, haliyle kurulda da temsilci olmaları önemli ve gerekli. Türkiye’den bu kurula bilim insanları davet ediliyor mu, ediliyorsa ölçütler ne?

BTYK’nın daimi üyeleri var, bunlar bakanlar ve ilgili birkaç kuruluş. Bunun dışında her toplantıya ilgili kuruluşlardan temsilciler çağrılıyor, örneğin üniversite rektörleri, bilim teknoloji sistemindeki diğer paydaşlar. Sorun orada değil, sorun gündemin hazırlanmasında. BTYK şöyle çalışıyor: Karar taslakları geliyor, oylanıyor, karar alınıyor ve herkes dağılıyor 6 ay sonraya kadar. Oysa kararların izlenmesi, değerlendirilmesi gerekiyor.

Almanya’da da uzun yıllar bulundunuz, oradaki BT sistemi ile Türkiye’yi karşılaştırma imkânınız oldu mu?

Almanya’nın bizdeki BTYK gibi bir üst kurulunda bulunmadım ama Max Planck Enstitüsünde doktora hocam enstitünün müdürüydü ve politikayla ilgiliydi. Ulusal Almanya sistemini birebir mukayese etmek kolay değil; fakat Max Planck ulusal stratejilerinin değerlendirilmesi için dışarıdan Nobel almış çok ünlü fizikçilerden ya da yönetimle ilgili kişilerden yardım alırdı. Yani kendisi değerlendirmiyordu, örneğin ABD’den bir fizikçiyi çağırıyordu, buna peer-review (y.n. akran değerlendirmesi yahut bilimsel hakemlik denilebilir) deniyor. Bu hem nesnel oluyordu hem de bilimin dünyada nereye gittiğini gören insanlarla bir değerlendirme yapmak mümkündü. Bu tür değerlendirmeler Türkiye’de yapılmıyor, bu en büyük eksikliklerden biri.

“BTY eksenli ekonomiler dünyanın lider ekonomileri.”

Bu eksikliğin nedeni de şu olabilir mi? Türkiye’de politikacılar bilim insanları ile çok bir araya gelmiyor ve belki Türkiye içi ve dışındaki bilim insanlarımız ile işbirliğine de çok önem verilmiyor.

Aynen öyle. Bilim politikası bilimi diye bir bilim dalı var dünyada. Yani akademik olarak bunun öğretilip uygulanması söz konusu. Gelişmiş ülkelerde siyasi erki BTY anlamında destekleyen yapılar olduğunu görüyoruz. Danışmanlık gibi, parlamento ya da hükümette, özel sektör, üniversite gibi paydaşların tamamını kapsayan kurullar bunlar. Peki, BTY politikaları neden gereklidir? Şu çok kesin: BTY eksenli ekonomiler dünyanın lider ekonomileri, örneğin ABD, Güney Kore, Finlandiya. Kişi başına düşen Gayri Safi Millî Hasıla (GSMH)’nın yüksek olduğu ülkelerin hepsi BTY eksenli, yeni teknolojilerin üreticisi olan ülkeler.

Türkiye’ye baktığımızda ne görüyoruz?

Türkiye’de böyle bir şey yok; çünkü ulusal, BTY konusunda uygulanabilir, herkesin kabul ettiği bir politikamız maalesef yok. En büyük eksiklik bu. Türkiye’yi geleceğe taşırken bilgi tabanlı toplum yaratmanın tek yolu stratejik yaklaşmak. Stratejiniz yoksa uygulamanız yoksa yarışmanız mümkün değil.

80’lerden bu yana Tübitak’ın içindesiniz. Bu çalışmaların sürecini gördünüz. Biz neden bilgi toplumu olamıyoruz sizce?

Aslında çok güzel örneklerimiz de var, benim de içinde çalıştığım Vizyon 2023 projesi mesela. Türkiye’de ilk defa BTY politikaları konusunda hem vizyon oluşturma hem yol haritalarına kadar detaylı bir çalışmaydı, 1000’in üzerinde bilim insanının katıldığı ve yıllarca süren. Teknoloji öngörüsü çalışması yapıldı, Türkiye hangi teknolojilere öncelik vermeli sorusu tartışıldı. Ama sıkıntı bu projelerin uygulamaya geçirilmemesi ve rafta kalması. Eksikleri de vardı ama iyi bir çalışmaydı. Uygulamaya geçilmesinin ötesinde yol gösteren stratejiler bunlar. Çünkü her stratejik amacın bir alt stratejisi ve uygulama planları var. İlginç bir örnek verecek olursam, Finlandiya Sovyetler Birliğinin (SB) dağıldığı 1990 krizinde bütün ekonomisi SB’ye bağlı olduğu için çöküyor. İşsizlik oranı %20’lere çıkıyor. Dönemin başbakanı iki öncelikli alana karar veriyor: iletişim (Finlandiya’dan çıkan pek çok marka var, Nokia vs.) ve ormancılık. GSMH hızla düşer ve ülke ekonomik olarak çöküşteyken, bu iki konuda AR-GE’ye inanılmaz para akıtılıyor. Bir süre sonra da bunun sonuçlarını alıyorlar.

Güzel bir noktaya değindiniz, 1000’den fazla bilim insanı ve özel sektörden katılımcıların olduğu Vizyon 2023’teyse bir ya da iki değil, birden çok odak vardı. Tek bir alan değil de birden çok alan için vizyon geliştirmek bir sorun olabilir mi?

12 tane panel vardı, her panelin çalışma grubu onlarca toplantı sonucu AR-GE ve yenilik stratejilerini ve birkaç yıllık ölçekte yol haritalarını hazırladı. Mesela nanoteknolojide beşer yıllık aralarda 2023’e kadar şunlar yapılabilir, 2023 için hedefimiz şudur gibi.

Yani aslında zamana yayıldığı için farklı alanlarda odak geliştirilebilir ve Finlandiya gibi olmamıza gerek yok.

Gerek yok evet, aynı anda birçok alan öncelikli olabilir; çünkü Türkiye büyük bir ülke. Finlandiya örneği ilginç; çünkü batan bir ekonomiyi kurtarmak için BTY seçildi ve çok başarılı oldu. Güney Kore örneği de ilginç, 80’li yıllarda ekonomi göstergeleri Türkiye ile benzerlik gösteriyor, hatta Türkiye daha iyiydi, şu anda da bildiğiniz gibi Kore atak yapmış durumda.

Asya kaplanı Güney Kore 1982’de ulusal AR-GE programı oluşturuyor ve 90’ların başında da odağı temel bilimlere veriyor. Peki, Kore’nin yaptığı bu model Türkiye’ye uyarlanabilir mi veya başka bir ülke örnek verebilir misiniz?

Güney Kore Türkiye için bir örnek olabilir, epey çalışma yapıldı. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) bu iki modeli karşılaştırdı. Birebir uygulamasak da Kore modelinden ders alacağımız çok şey var. Örneğin reverse engineering (tersine mühendislik) devlet politikası olarak kabul edildi. Yani satın alınan teknolojinin ne olduğu anlaşılmaya, öğrenilmeye çalışıldı. Bu Kore’de de yapıldı. Dikkat ederseniz, bütün bunlar ulusal BTY stratejisi çerçevesinde yapılıyor. Türkiye’nin sıkıntısı, önce de vurguladığım gibi ulusal bir politikamızın olmaması. Kore örnek olabilir, bizden nüfusu biraz daha küçük ama çok hızlı bir gelişim gösterdi. 80’li yılların başında orada araştırmanın %90’ı üniversiteler, %10’u özel sektör tarafından yapılıyordu. Şimdiyse neredeyse %90’ı özel sektör, %10’u üniversiteler. BT’deki gelişmişliğin en önemli göstergelerinden biri özel sektörün bilime ayırdığı pay, Türkiye’de bu oran %50, Avrupa’da ise %75 civarında, daha ilerisini hedefliyorlar.

“Temel bilim desteklenmeli; çünkü o olmadan bilgi üretilemez.”

Bu bağlamda, özel sektör deyince belli bir ürün geliştirme gibi bir odak olduğunu görüyoruz. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının da son yıllarda AR-GE yatırımları, girişim projeleri, KOBİ’lere destekleri artmış durumda. Fakat temel bilimin kendi içinde bir ürün geliştirme gibi bir amacı yok. Dolayısıyla temel bilimlerin Türkiye’de gelişmemesine ürün geliştirmeye yönelik odak sebep olmuş olabilir mi?

Kesinlikle. Tübitak’ta temel bilimi destekleyen programlar var aslında ama bir lineer teori de var: Temel bilimin bilgiyi üretmesi, sonrasında mühendislik ve sosyal bilimlerin işin içine girmesi ile bilginin uygulamaya yönelik bilimi ve ticarileşme süreci. Basit bir örnek vermek gerekirse, atomik fizikte elektronların yoğunluğunun ne olduğunu, bulunma ihtimalini, ne kadar ışığı emeceğini fizikçiler araştırır ama bunun sonucunda bir detektör eldesi mühendislerin işidir. Günümüzde tabii bu lineer teori birebir uygulanmıyor; çünkü disiplinler arası çalışmalar artıyor. Ama temel bilim olmadan, temel bilgi üretilmeden üzerine bir şey koymak mümkün değil. Bu konuda bir yanlış algı da var, temel bilim sadece fizik, kimya, matematik değil, sosyal bilimler de dâhil olmalı. Temel bilim desteklenmeli; çünkü o olmadan bilgi üretilemez. Örneğin internet, bir fizik projesi sonunda ortaya çıkmıştır. CERN’de bu alanla hiç ilgili değilken fizikçiler kendi aralarında haberleşebilmek için web sayfası tasarlıyorlar ve sonrasında inanılmaz bir etkisi oluyor.

Türkiye ölçeğinde baktığımız zaman, ulusal bilim politikamız olduğunu farz edersek, AR-GE yatırımları neye göre yapılmalı, bir endüstriye dayalı, bir yeniliğe yönelik mi olmalı?

Aslında ulusal politikaların olması da yetmiyor, uzun yıllar Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD)’nde de Türkiye temsilciliği yaptım. Orada konuşulan üst konulardan biri de bölgesel yenilik stratejileri. Ayrıca Türkiye’de araştırmacı başına düşen harcamalarda çok ileri gidemiyoruz. Üniversitelere yapılan araştırma harcamalarını tam zaman eşdeğer üniversite hocası sayısına böldüğümüzde araştırmacı başına düşen miktar 50,000 TL, yıllardır değişmiyor.

Bölgeye özgü yenilik stratejilerinden bahsettiniz. Bir örnek hayvancılığın çok gelişmiş olduğu Kars’ta veterinerlik fakültesine yatırımların arttırılması olabilir. Yani homojen bir yatırımdansa, bölgelere özgü heterojen modeller geliştirilebilir. Sizin de yöneticiliğini yaptığınız Siirt modeli var bölgeye özgü kalkındırmaya örnek olarak, biraz bahseder misiniz?

OECD ülkeleri arasında bölgesel AR-GE stratejileri çok ön plana çıkıyor. Ulusal planlar herkesi içine alan, daha geniş çerçeveden bakan planlar; fakat büyük ülkelerde bölgeden bölgeye çok fark var, örneğin Türkiye’de Trakya ile Doğu Anadolu gibi. Bölgenin özel gereksinimleri, özel potansiyellerini ortaya çıkartabilmek buradaki amaç. Tübitak destekli bu projede Siirt’in yenilik konusunda ortaya çıkarabileceği şeyler kahvesi, fıstığı, balı. Bu tür projeler başka bölgelerde de var. Örneğin Almanya’da sanayinin gelişmiş olduğu Ruhr bölgesiyle Almanya’nın güneyinde Bavyera’nın strateji planı aynı değil. Bu da doğal; çünkü kritik teknolojileri farklı. En tepede ulusal stratejilerin yanı sıra altta bölgesel stratejilere de ihtiyaç var. Türkiye’de Siirt modeli bölgesel stratejiye tek örnek. Bir de tabii bunlara sektörel stratejileri de eklemek gerekiyor.

Buna örnek verebilir misiniz?

Mesela otomotiv, tekstil, enerji sektörleri var. Benim de yöneticilik yaptığım dönemde bu alanlarda çalışmalar yaptık. Örneğin neden ilaç ya da enerji sektörüne yatırıma ihtiyacımız var? Enerjide cari açığımız çok fazla. Bir diğeri ilaç, hep yurtdışından ithal ettiğimiz için orada da açığımız var. Oysa jenerik ilaç yerine moleküler ilacı yerli üretebiliriz. Eğer enerjide yılda 40-50 milyar dolar, ilaçta da 5-6 milyar dolar cari açığımız varsa, bilimsel yöntemler kullanarak stratejiler geliştirip o açığı kapatmanın yoluna bakmalıyız. Rekabet etmenin tek şartı diğerlerinden daha iyi yapabilmek, bu da AR-GE ve yenilik çalışmaları ile mümkün.

Bu arada, Türkiye Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN)’ne tam üyelik başvurusunu geri çekiyor, Türkiye’nin gözlemci statüsünü değiştirecek olan bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz bir fizikçi olarak?

Daha önce Tübitak bu işin koordinatörlüğünü yapıyordu, şimdi Atom Enerjisi Komisyonu yapıyor. Bu tür uluslararası kuruluşlarda mutlaka olmalıyız, hiçbir şekilde bunun parasına bakıp da bu para verilmez deyip katılım paylarından çekilmememiz lazım. Benim çok kaba bir hesabıma göre, bir doktora öğrencisinin yetişmesi için ilkokuldan doktora sonuna kadar harcanan kamu kaynağı 120,000 dolar civarında, bu tıp öğrencilerinde biraz artıyor, bazı alanlarda biraz azalıyor. Bu tabii ailenin kendi harcamaları hariç olan rakam, sadece devletin öğrenci için yaptığı yatırımdan bahsediyorum. 10 öğrenci yaklaşık 1 milyon dolar yapar. CERN katılım payları bu öğrencilere harcanan paralar yanında hiçbir şey değil. Türkiye CERN’in yanı sıra ESA (Avrupa Uzay Ajansı) ve diğer kuruluşlarda da yer almalı. Çünkü orada insanlar yetişiyor, bilgi alışverişi var, bu ağın içinde olmak Türkiye’ye büyük avantajlar sağlar. Dolayısıyla yatırımların çekilmesini doğru bulmuyorum.

“Bilimsel yatırım bugün yol yaptın, yarın araba geçecek gibi bir şey değil.”

Vizyonların uygulanmaması, yatırımların çekilmesini şöyle değerlendirebilir miyiz? Biz daha çok kısa vadeli düşünüyoruz. Oysa bilim uzun dönemli yatırımlar gerektirir.

Tabii ki. Bilimsel yatırım yol yatırımı gibi değildir. Bugün yol yaptın, yarın araba geçecek gibi bir şey değil. AR-GE yatırımları bir zamandan sonra etkisini göstermeye başlar. Bugün tohumu ekiyorsun, fidan oluyor, o ağaç oluyor, bir tohumdan binlerce meyve alıyorsun. Ama bir sürü tohum atıyorsun, bir tanesi çıkıyor. AR-GE projeleri de bunun gibi. Yapılan yatırımlar topluma pozitif bir şekilde mutlaka geri dönüyor, bunun tersini gösteren bir şey yok. Ama Türkiye’nin sınırlı kaynağı olduğu için bu harcamaların stratejik yapılması, öncelik belirlenmesi önemli. Bazı kuruluşlarca önceliklendirmenin yapıldığı söyleniyor; fakat bunun da bilimsel teknikle yapılması gerekiyor, ben yaptım oldu ile değil. Mesela enerji öncelikli alan ama kömürün birinci öncelikli olmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Ben de yaklaşık 7-8 sektörde stratejik plan hazırlanmasını yönettim, enerji bunlardan biriydi. Altyapı hazırlanmadan örneğin nanoteknolojide birinci olacağız demek çok doğru değil.

Ya da mesela 2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alacağız gibi bir söylem…

Bunun da altının doldurulması lazım. Bu da bilimsel yöntemlerle, yani bilim politikası bilimi ile mümkün. Anlayan insanların bu işin içinde olması lazım. Aksi takdirde kamuda şunu görüyoruz: Belli bir konuda kaç araştırmacı olduğunu bilmeden, geleceğe yönelik teknoloji öngörüsü yapmadan birisi karar veriyor, ben yaptım oldu diyor. Bu da kaynak israfını kaçınılmaz kılıyor.

Peki, Türkiye’de bilim politikaları başlıklı lisansüstü programları var mı?

ODTÜ’de Teknoloji Politikaları ve Kara Harp Okulunda Teknoloji Yönetimi doktora programları var, yani sayı olarak oldukça az. Türkiye’nin geleceğine yönelik stratejiler geliştirmek ve kamu ve özel sektörde AR-GE yönetimi için alttan akademisyen yetişmesi lazım.

“Erdal İnönü: Biz bu ülkelere yetişeceğiz ama bir dursalar!”

Gözlemlerinize göre bu alana ilgi duyan kişiler var mı?

Çok öğrenci var ama ODTÜ birkaç senedir yeterli elemanı olmadığı için doktora öğrencisi alamıyor. Bu sene tekrar açılıyor doktora programı. İTÜ’de vardı, sonradan kapatıldı. Bilim politikası bilimi konusunda daha çok öğrencinin yetişmesi gerekiyor. Aslında Türkiye’nin BTY sistemi açısından genel yapısına baktığımızda bize en nesnel verileri OECD’nin performans göstergeleri veriyor, yani Türkiye diğer ülkelerle karşılaştırıldığında nerede duruyor? Mesela Türkiye 100 liralık bütçenin 1 lirasını bile BTY’ye harcamıyor, sadece 86 kuruş harcıyoruz. Bu miktar Kore’de 4 lira, Avrupa’da 3 lira, ABD’de 2,7 lira. Türkiye AR-GE’ye yeteri kadar para ayırmıyor, bu birinci sorunumuz. Bir diğeri insan kaynakları: Türkiye’de 1000 çalışan kişiden sadece 4’ü AR-GE ile ilgili konularda çalışırken, Almanya’da bu 40 kişi. Gelişmiş ülkelerle aramızda insan kaynakları açısından da önemli farklar var. İnsan yetişmeden yenilik çalışması yapmak, bilgi tabanlı bir ekonomi de üretmek mümkün değil. Dolayısıyla rekabet gücümüz olmuyor. İlginç bir anımı paylaşayım. Erdal İnönü bir fizikçiydi, aynı zamanda Tübitak başkanlığını da yaptı, onunla birlikte de çalıştım. Şunu söylüyordu: Biz bu ülkelere yetişeceğiz ama bir dursalar! Durmuyorlar, onlar daha hızlı gelişiyor. Bizde de gelişme var ama onlar %3’ten %4’ü hedefliyorlar, daha fazla yatırım hedefliyorlar. TÜİK’in 2012 değerlerine göre bizde toplam 120,000 araştırmacı var. OECD’nin insan kaynakları, AR-GE kaynağı, özel sektörün AR-GE payı verilerine baktığımızda Türkiye OECD ülkeleri arasında en sonda yer alıyor.

Şekil: Ülkelere göre ARGE’ye GSMH’den ayrılan pay (%) (Bilgenur Baloğlu)

Basında çıkan bir haberden bahsetmiştiniz, Türkiye’ye 250’den fazla bilim insanımız geri geliyor, tersine beyin göçü oluyor diye. Basın belki de verileri abartarak aktarıyor ama bu iyi bir gösterge mi?

Haberlere tek taraflı yaklaşmamak lazım. Beyin gücü çok önemli. Demin de bahsettiğim gibi, Türkiye’den örneğin 10 kişi doktora sonrası araştırması için Hollanda’ya giderse Hollanda yaklaşık 1 milyon dolarlık kâr etmiş oluyor. Kişi başına düşen yatırımı ikiyle çarpmak lazım, ailenin de yaptığı yatırımı hesaplarsak ilkokuldan doktora sonuna kadar yapılan yatırım yaklaşık 200,000 dolar. Dolayısıyla, hâlihazırda yetişmiş bir kişiyi almak için ülkeler çok fazla gayret gösteriyorlar. Türkiye’nin de gayreti var ama yatırımlar çok düşük ve akademik araştırmasını yapmak için yurtdışına gidenlerimizin sayısı oldukça fazla. Bu tür haberleri yaparken çift taraflı bakmak lazım, gelenin olması güzel ama gidenleri de görmek lazım.

Araştırma yaptıkları ülkelerde belli imkânlara sahipken, özveriyle Türkiye’ye dönmeyi seçen bilim insanlarımız var, Türkiye’deki koşulları düşündüğümüzde onları ne gibi şeyler bekliyor?

Basit bir şeyden bahsedeyim. Bir başka ülkede 5-10 yıl çalışmış bir bilim insanının sigortasının buraya aktarılması lazım. Almanya haricinde hiçbir gelişmiş ülkeyle Türkiye’nin böyle bir anlaşması yok. Bu tür anlaşmaların karşılıklı yapılması lazım. Bir diğer sorun, alınan diplomanın denkliği meselesi, YÖK tarafından inceleniyor. Örneğin doçentlik sınavına girmek isteyen uluslararası bir araştırmacımız neredeyse gelmesin diye uğraşılıyor. Türkçe’yi çok iyi bilmiyor, Türkçe sınavı şart koşuluyor. Diğer ülkelerse tam tersine onu kapmak için uğraşıyor, nedeni çok açık: Bedavadan insan kaynağı ülkesine geldiği gibi, gelen kişi üzerine başka şeyler de üretiyor. En kârlı yatırımlardan bir tanesi insan kaynaklarına yapılan yatırım. Tersine beyin göçü programları çok önemli. Tübitak ve bakanlığın bu projesini destekliyorum ama daha ciddi yatırımlara ihtiyaç var.

Siz Tübitak’ta yıllarca çalıştınız, birçok aşamasında yer aldınız. Son dönemde Tübitak’ın özerkliği ile ilgili belli sıkıntılar var. Siz de artık Tübitak’ta devam etmiyorsunuz. YÖK öncesi ve sonrası süreçte özerklik sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tübitak’ta devam etmememin sebebi görev süremin ve ODTÜ’den iznimin bitmiş olması. Aslında özerkliğe birkaç kurum üzerinden bakmak doğru değil. Bilim, AR-GE, yenilik çalışmalarının diğer ülkelerde siyaset üstü kurumlarla yürüdüğünü görüyoruz. Örneğin Max Planck Enstitüsü bütçesini tamamen devletten alıyor ama kendi kendini yönetiyor. Kendi idari ve mali özerkliğini sağlamış yapılar olduğunu söyleyebiliriz. Bilim, bu anlamda siyaseti olmaması gereken bir olgu. Özerk kuruluşların çoğalması lazım. Tübitak ve diğerlerinin buna benzer yapılar olması gerekiyor. Son senelerde Tübitak kanunu değişti, yurtdışındaki muadillerine bakıp daha fazla iyileştirme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. YÖK konusunda da şu var, çok merkezi yapısı bilimde özerkliği yıpratıyor olabilir. YÖK’ün belki faydaları olabilir ama zararları olduğu çok açık. YÖK sonrasında üniversite sayımız çok arttı, nüfus artışına bağlı olarak öğrenci sayısı arttı. Fakat stratejik yaklaşım olmadan ne YÖK, ne Tübitak ne de başka bir kurum bilimsel gelişime destek olabilir. Ulusal, herkesin kabul ettiği Vizyon 2023 gibi çalışmaların tekrar edilmesi lazım. Türkiye’de Vizyon 2023 yapıldı ve orada kaldı, kullanan da, uygulayan da, yeniden gözden geçiren de yok. 2004’te bitti ve neredeyse 10 yıl oluyor. BTYK sürekli karar alıyor, eskiden başbakan genelgesiyle bu kararlar duyuruluyordu, bu o zaman kamuyu ilgilendiriyordu ama artık yapmayana bir yaptırım yok. Uygulamak da yeterli değil, ölçülmesi, etki analizlerinin de yapılması gerekiyor.

Bilim.org okurlarına söylemek istediğiniz son şeyler neler?

Bilim.org’u takip ediyorum, senin yazınla başladım. Güzel bir site, ben de çevreme tavsiye ediyorum. Bilim Türkiye’nin geleceğine yapılan yatırımdır. Bilime yapılan yatırım ister maddi olsun, ister Bilim.org gibi halkın farkındalığını arttırmaya yönelik web siteleri olsun, Türkiye’nin geleceği için önemli. Dolayısıyla Bilim.org’u da bir okuru olarak takdir ediyorum ve çalışmalarında da başarılar diliyorum.

Teşekkür ediyorum hocam.

Ben teşekkür ederim.

6 Comments

Yorum yap
  1. 1
    Önder Cırık

    Kulağına, kalemine, ağzına sağlık. Objektif değerlendirme 10 yıldır içinde olduğum ve birçok kaynağın heba edildiğini düşündüğüm STK camiası için de geçerli. Ama sonuçta sivil topluma kaynağı sağlayan Türkiye kamuoyu olmadığı için kamuda harcanan ve zayi edilen kaynaklar kadar önemli değil. Elbette ziyan ziyandır. Onu tartışmıyorum. Yeni yazımda kısmen bu konuda olacak.

    Muhabbet rahmetli Erdal İnönü’den açıldı madem ben de benzer bir cümlesini paylaşayım rahmetlinin. Gazeteciler Erdal İnönü’ye sorar:
    -Efendim Türk halkı sizi çok seviyor.
    -Doğrudur. Çok severler, ama hiç oy vermezler.

  2. 2
    Kadir Boğaç Kunt

    Bilim ve Gelecek dergisinin son sayısında (mayıs 2013); “Medreseden üniversiteye… Üniversiteden Medrese AŞ’ye” başlıklı, Prof. Dr. İzge Günal imzalı bir inceleme yayımlandı. Yazar, Türkiye’de mevcut üniversite kanunlarını değerlendirirken içlerinde en baskıcı, en kötüsünün 1933 tarihlisinin olduğuna vurgu yapıyor ancak hemen ardından Niyazi Berkes hocanın bir sözünü aktarıyor okuyucusuna. “Komünist manifesto üzerine seminer yapılabilecek kadar özgürlük yıllarıydı. N. Berkes”

    Hasılı genç meslektaşım bilimde sıçrama kanunlarla yönetmeliklerle kurumlarla değil ancak vizyon sahibi yöneticiler, uygulayıcılar ve hepsinden önemlisi serdengeçti bilimadamlarıyla olur. Hocayı tenzih ederim ama TÜBİTAK’ta ki isminin önü ünvanca zenginlerin acaba kaç tanesi bir araya gelse bir tane 1. Leopold eder? ya da Hasan Ali Yücel?

  3. 3
    günce NALBANTOĞLU

    Sayın hocam’a mükemmel röportajın dolayı teşekkür ederim… Bizimle düşüncelerini paylaşması beni mutlu etti..

    • 5
      Bilgenur Baloğlu

      İlginiz ve değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Artık Singapur’da yaşadığım için Asya’nın bilim politikalarını araştırma ve yazmaya da çalışacağım. Yorumlarınızı beklerim. Saygılarımla.

  4. 6
    Mustafa Doğu

    Değerli hocamızın TÜBİTAK’ta çalıştığı dönemde TÜBİTAK ülkemize ne kazandırdı, bugün TÜBİTAK ülkemize ne kazandırıyor bir karşılaştırma yapmamız şart.
    Ben üniversiteye kaydımı yaptırırken ODTÜ’yü seçmedim. Çünkü dışarıdan bakınca öğrencilerin, hocalarıyla aynı ideolojik fikirleri savunması gerektiği izlenimi var. Bu konuda gençlerin çoğunluğunun benim gibi düşündüğünden eminim. Tabii imkanlar dahilinde araştırabilirsiniz. Röportaj için teşekkürler.

+ Leave a Comment