Prof.Dr. Pınar Mengüç ile söyleşi

Prof.Dr. Pınar Mengüç ile söyleşi

Prof. Dr. M. Pınar Mengüç, Makina Mühendisliği lisansını ve yüksek lisansını ODTÜ’de, doktorasını ise 1985’te Purdue Üniversitesi’nde (ABD) Makina Mühendisliğinde tamamladı. Aynı yıl Kentucky Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak göreve başladı, 1988’de doçent ve 1993’te profesör oldu. 1991’de İtalya’da Universita degli Studi “Federico II”de ve 1998-1999 arasında da Boston’daki Massachusetts Hastanesi/Harvard Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör olarak görev yaptı. 2006’da Ekvator’daki Escuela Superior Politécnica del Litoral’den şeref profesörlüğü ünvanını aldı.Kentucky Üniversitesi’nde Nanoteknoloji Şemsiye Programı’nın (UPoN) koordinatörlüğünü ve Nanoboyut Mühendisliği Sertifika Programı (NECP) direktörlüğünü yürüttü; 2008 sonunda da Engineering Alumni Association profesörlüğüne getirildi.

Prof. Dr. Mengüç’ün üç patenti ve dört patent başvurusu, 85 uluslararası hakemli dergi makalesi, 130’dan fazla konferans bildirisi ve iki kitabı bulunmaktadır. Prof. Dr. Mengüç, bugüne kadar 40’tan fazla yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası araştırmacı ile çalıştı. Makina Mühendisliği lisans programı kurucu profesörü olarak 2008 yılı başında Özyeğin Üniversitesi’ne katılan Prof. Dr. Mengüç, aynı zamanda Enerji, Çevre ve Ekonomi Merkezi Akademik Direktörlüğü’nü yürütmektedir.

Prof. Dr. Mengüç, Amerikan Makina Mühendisleri Odası (ASME) şeref üyesidir ve 2010 başı itibari ile Avrupa Birliği Çerçeve Programları Enerji Komisyonu Türkiye Delegesi olmuştur.

Biz de Bilim.org ekibi olarak kendisini daha yakından tanımak istedik ve sayın Mengüç’le bir röportaj gerçekleştirdik.

Pınar Hocam merhaba, öncelikle söyleşi talebimizi içtenlikle kabul ettiğiniz için Bilim.org ekibi adına size çok teşekkür ederim.  Söyleşimizin başında kişisel hikayenizi öğrenmek isteriz. Eminim ki çocukluğunuz, gençliğiniz şu an bulunduğunuz yeri işaret eden birçok iz taşıyordur.

Merhaba, ben teşekkür ediyorum. O halde ben nerden geldim nereye gidiyorum onu anlatayım size.

Aslında tüm bunlar nerden başladı diye bir düşününce,  herşeyin babamdan  öğrendiğim  satranç oyunu ile başladığını gördüm. 5-6 yaşında öğrendiğim satrancın şu an olduğum yerde çok büyük  etkisi var. Satrançta hiç olmayan bir şeyi gözünün önüne koyuyorsunuz, yeni stratejiler çıkartmak zorundasınız. Uğraşıyosunuz, birsürü ihtimal çıkıyor, devamlı değişen olaylara karşı yeni stratejiler geliştiriyorsunuz. Burada kafanızı kullanmanız lazım; hayal edeceksiniz, hatırlayacaksınız, tepki vereceksiniz ve birleştireceksiniz. Daha 5-6 yaşlarımda, belki de hayatımın sonrasına yön verecek bu döngüyü öğrenmiştim.

Ondan sonrası daha ilginç. Ben Kayseri’de doğdum. Sümerbank Kampüsü’nün içindeki lojmanlarda büyüdüm. İlginç bir şekilde oraya gelen mühendislerin çocukları çok farklı bir hayat yaşıyorlardı. 1960’ların başındaki Kayseri o denli herşeyi veren bir yer değildi ama anne-babalar bizlere o kadar çok şey taşıyorlardı ki.. Hatırladıklarımdan bir tanesi, 8-9 yaşlarımda bir kömürlüğün kapısına ufak bir delik açtıktan sonra bir ampülün tepesini kırarak mercek yapıp, orada oynatılan açık hava sinamasında yere düşmüş filmleri kömürlükte oynatmamdı. Ondan sonra daha çarpıcı başka birşey daha oldu. Bilim adamı olma serüvenimin önce eğitmenlikle başladığını gösteren bir şey. Ailem, babası vefat eden,  bizden 3-4 yaş daha büyük bir kızı bizimle birlikte yetiştirmeye karar verdi. 12-13 yaşlarında olmasına rağmen henüz okuma yazma öğrenmemişti. Bu yaşta ilkokula gitmesine ise müsade edilmiyordu.  Okuma yazma öğrenmesi için hiçbir ihtimal yok gibi gözüküyordu.  Bu kız okuma-yazma öğrenmek için herşeyi verebilirdi. Ben uğraşarak 9 yaşındayken bu kıza okuma yazmayı öğrettim. Belki de hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biri oydu. Çocukluğuma dönüp baktığımda noktaları daha kolay birleştirebiliyorum. Bütün bunların içinde satrançtan gelen bilgiyi toparlama işi var, kömürlükteki sinama oynatma deneyimimden gelen bilgiyi kullanma işi var, son olarak da ortaya bir pedagoji koyup kızın okuma yazma  öğrenmesi için birşeyler yapabilmişiz.

Lise ve üniversite yıllarınız nerede geçti?

İlkokulu bitirdikten sonra Ankara’ya taşındık. O yıllarda Amerikan ateşesinin önünde çokça zaman geçirdim. NASA’nın tasarladığı Gemini uzay aracının resimlerini vermişlerdi bana. Her hafta gider, oradan resim alırdım. Benim uzay ile ilgili merakım orada başlamıştı.

Ondan sonra Fen Lisesi’ne girdim. Oraya girmemin nedeni evimizin önünden geçen servislerine aşık olmamdı. Fen Lisesi aslında zor bir dönem, çünkü 14 yaşında yatılı okuyorsun. Ama verdiği formasyondan daha güzel birşey olamaz. Orada hem bilimi, hem matematiği öğrendik. Ders anlatmayı da öğrendik, hatırlarım bir derste polinomları anlatmıştım. Orada çok güzel bir dönem geçirdik. Fen Lisesi bitince ya mühendis oluyordunuz, ya da doktor. Fen Lisesi bitmeden önce lise 2’de denemek için üniversite imtihanına girdim. O zaman tıbba girebiliyordum. Lise 3’te de tıbbı kazandım, okulun çoğu tıbba gitti ama ben bunu bir an bile düşünmedim, mühendisliğin herhangi bir dalı beni çok daha fazla cezbediyordu. Elektrik ya da  makina… Hangisini seçersem seçeyim heralde şimdi aynı yerde olacaktım. Elektromanyetik dalgalarla, ışıkla, radyasyonla ilgilenecektim. Çünkü başka hiçbir şey bana bu kadar anlamlı gelmiyordu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği’nde başladım. 3. sınıfta ışınımla ısı transferi konusunda yüksek lisans dersleri aldım. Danışmanım, Yaman Yener, dünyadaki en önemli ısı transfer hocalarından biri olan Necati Özışık’ın öğrencisiydi. Daha 2. sınıftayken fen lisesinden gelen başka bir arkadaşla beraber mimar olmaya karar verdik. Yine ışık var, yine güzellik var, mimari de çok cezbetmişti beni. Fakat o zamanlar mimariyi bana anlatabilecek kimse yoktu. Bu bir yerden sonra insanların mentörlere ne kadar ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Arkadaşım İstanbul Mimar Sinan’a geldi, sonrasında da Viyana’ya gitti. Ben makinada devam ettim.  Yüksek lisansımı da tamamladıktan sonra Amerika’da Purdue Universitesi’nden tek bir hocaya başvurdum. O da radyasyonun en iyi bilinen 3-4 adamından biri olan Dr. Raymond Viskanta’ydı. Beni doktoraya kabul etmiş fakat kabul mektubu bana ulaşmadan yolda kaybolmuştu. 3 ay haber almayınca hem eve hem okula tekrar mektup göndermiş. Ben cevap vermediğim halde, daktiloyla uğraşarak iki tane mektubu tekrar yazmıştı. Biryerden sonra akademisyenlerin hayatı sadece onlarla ilgili değil, sonra gelecek bütün öğrencilerle ilgili.. Bir mentör, orda benim hayatımı değiştirdi. Ondan 33 yıl sonra, bu yıl biz, benim editörü olduğum “Journal of Quantitative Spectroscopy in Radiative Transfer” ödüllerinden en prestijli olanı, “Young Scientist Award”ı, Raymond Viskante olarak isimlendirdik. Bu kadar yıl sonra mentörüm İstanbul’a gelecek ve yaptığı mentörlüğün sonuçlarını görme şansını yakalayacak. Bu beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.

Doktoranızı bitirdikten sonra ne yapmaya karar verdiniz?

Doktoradan mezun olurken Amerika’da çok kötü bir kriz vardı. Viskante’nın 5 öğrencisi aynı zamanda doktorayı bitiriyor ve tüm üniversitelere hep beraber başvuru yapıyorlardı. Her pozisyona 200 kişinin başvurduğu bir dönemde, bu öğrenciler içinde ilk iş bulan ben oldum. Kentucky Üniversitesi’ne gittim. Kentucky’nin o sırada ısı transferinde en iyi 3-4 gruptan biri olduğu zamanlardı. Hızlı bir şekilde doçent oldum, profesörlüğe yükseldim. O sırada yanma hücrelerini tam anlamıyla anlamak için parçacıklara bakmamız gerektiğini anladık. Kömür, kül, is gibi parçacıkları tam anlamadan ısı transferini anlayamıyorsunuz. O parçacıkları lazerle ve “electively polarized light scattering” methoduyla ölçme kavramlarını geliştirmeye başladık. Sonunda masaüstü bir cihaz gelişti. Bu alet 15 yıl sonra Japonya’daki dünyanın en büyük “particle characterization” firmasına lisanslandı. Bir fikirden başlıyorsunuz, temel bilimleri öğrendikten sonra bunun uygulamasını yapıyorsunuz, sonrasında da bunu ürünleştirip daha önce Japonya dışında patent almamış bir firmaya satıyorsunuz. Makina mühendisi arkadaşlarım her zaman sordular, nasıl olurda makina mühendisliği tabanlıyken optik tabanlı çalışan bir  “particle characterization” sisteminini oluşturabildim diye. Bir yerden sonra  kutunun dışına düşünmek (out of the box thinking) şart.

Bir müddet Harvard Tıp Fakültesi’nde çalıştığınızı biliyoruz. Orada hangi amaçla bulundunuz?

Harvard’a gidişim, yine ışınımla ısı transferinin dokulara etkisi, yani laser surgery üzerine çalışmak içindi. Bu projeyi National Science Foundation’a (NSF) önerdiğim zaman tüm masraflarımı karşılayarak beni Harvard’a gönderdiler. Tam o sırada “National Nanotechnology Initiative” operasyona başladı. Bunu başlatan bilim adamlarıyla çalışma fırsatı yakaladım. Sonrasında nanoteknoloji ve ışınımla ısı transferinin kesiştiği yerleri düşünmeyi başladık. Harvard’da mühendislik formasyonundan çıkıp tekrar bilim adamı gibi düşünmeye başladım. Kendimi “Nature ve Science” makalelerini okurken buldum. Mühendisler genelde bunları okumaz ama bir gerçek var ki, Nature ve Science dergilerinde bugün çıkan bir fikir, 5 yıl sonra mühendisliğin en iyi fikirlerinden oluyor. Bu trendi yakalarsanız kendi alanınızda 5 yıl sonrasını görmeye başlıyorsunuz. Tabi sonrası sizin becerinize ve kurduğunuz takıma bağlı. Bunun üzerine Kentucky’e döndükten sonra  2000’lerin başında “Nanoteknoloji Tabanlı Üretim” teklifi hazırladık.  Bir milyon dolarlık büyük bir projeydi. Sonrasında fotonlar, elektronlar, bunların üzerinde büyük bir grup çalışması yapıldı, 2 Patentimiz çıktı. Dünyada “Near Field Radiation” ile “Energy Harvesting” kavramlarını başlatan gruplardan biri olduk.

İstanbul’a dönüş hikayenizden bahsedebilir misiniz? Sizin için zor bir karar oldu mu?

Bir gün İstanbul’da şu anki rektörümüz Erhan Erkut Hoca’mız ile karşılaştık.  Benim gelip gelmeyeceğimi sordular. O sırada Özyeğin Üniversitesi’ni bilmiyordum, Türkiye’ye dönebileceğimden bile emin değildim.  Ama 4 ay sonra kendimi İstanbul’da buldum.

Amerika’yı bıraktığım zaman Amerika’da 7 doktora öğrencim, 1 milyon dolarlık laboratuarım vardı. Tüm bunları bırakıp, sıfırdan kurulan bir üniversiteye gelmek hayatımda aldığım en büyük risklerden bir tanesiydi. Değer miydi? Yüzde yüz. Şu anda bizim araştırma pozisyonumuz Kentucky’de bıraktığımdan çok daha ötede. Merkezimizde çok daha fazla öğrenci, araştırmacı, çok daha fazla fon var şu an.

Özyeğin Üniversitesi’nde yaptığınız çalışmaları özetleyebilir misiniz?

Makina Mühendisliği’ni kurmak için geldik ama Enerji, Çevre ve Ekonomi Merkezi’ni de kurduk. Pınar Özüyar ile birlikte projelerimize başladık. Bunları yaparken anlamlı yapmak lazım, bir de lokal. En iyi şair, kendi çevresi hakkında şiir yazan şairdir. Türkiye’ye geldiğinde kendi etafınızda şiir yazmanız gerekir. Bu da bizim için İstanbul tabi ki, İstanbul’da enerji, çevre ve ekonomi… İstanbul’a baktığımız zaman enerjininin en yoğun kullanıldığı 3 alana, binalara, endüstriye ve ulaşıma ağırlık verdik. Bir taraftan İstanbul’un mimarisi, ruhu da var tabi. Ben tarihi, mimariyi çok severim, bunlar beni cezbetti. Bütün bunların çalışması için çarkların yağlanması da gerek. Akdemik araştırma için bu para anlamına geliyor. Fon bulamazsan ne bilim adamı bilim yapabilir, ne mühendis mühendislik..Bunu da sürdürülebilir bir şekilde yapmak lazım. Pınar Özüyar bunların üzerinde  çalışan biriydi. Bütün bunların içinde anlam olaması gerekiyor demiştik. Hem tabiatla uyumlu olacaksınız, hem iklimin etkilerini anlamaya çalışacaksınız, hem de topluma ve insana katkıda bulunmanız gerekiyor.  Bir süre iklim değişikliğinden, tabiatla uyum içinde yaşamaktan, insandan, istihdamdan, toplumdaki kültürel değişikliklerden bahsettik, araştırmalar yaptık. Bir süre sonra laf ile peynir gemisinin yürümediğini farkettik. Bir sürü kişi bu konularda sadece konuşuyordu, birisinin aksiyona geçip elini taşın altına koyması gerekti. Bu süreçte Avrupa Birliği’ndeki enerji delegasyonluğu görevimden dolayı katıldığım toplantılarda, ileri görüşlü birkaç kişiyle tanıştık. Sonrasında İstanbul için büyük bir efor sarfedilebileceği, Avrupa Birliği’nin buna destek olmak istediğini gördük. Bunu içerden görmek mümkün değil, Brüksel’deki toplantılar, beyin fırtınaları bana bunu gösterdi.

O sıralar, Avrupa Birliği Enerji Bakan Yardımcısı EU Smart Cities Initiative’i kurmaya çalışıyor, bu platformda İstanbul’un yerini çok değerli görüyordu. Beraberce Mayıs 2010’da “Sıfır İstanbul 2050” çalıştayını yaptık.

“SIFIR İSTANBUL 2050” Projesi’nden biraz daha detaylı bahsedebilir misiniz?

‘Sıfır İstanbul’ bir projeden çok, Özyeğin Üniversitesi Enerji, Çevre ve Ekonomi Merkezi’ni (EÇEM) tanımlayan bir kavram. ‘Sıfır’ ise, İstanbul’u en iyi tanıtan fütürist sıfatlardan biri olarak EÇEM’in İstanbul’daki sorunları sıfıra indirme yaklaşımını temsil ediyor. Yani; sıfır trafik problemi, sıfır gürültü, sıfır sıkıntı, sıfır karbon emisyonu…Projedeki amacımız, şehirdeki sorunlara yenilikçi, yaratıcı ve çok boyutlu çözüm getirebilmek. İlk ‘Sıfır İstanbul’ çalıştayı, 2010 Mayıs’ında 60’ı aşkın katılımcıyla yapıldı. Tüm gün süren çalışmadan sonra, İstanbul ruhunun korunması gerekliliği öne çıktı. Bu çok derin bir olgu. Bu seçkin grup, en modern çözümlerden öte, İstanbul’u İstanbul olarak bırakmak istiyordu. Biz de bu bulgunun, yani ‘İstanbul’un ruhunun korunması’ kavramının şehrin geleceğine kalıcı aktarılabilmesi ve olası sorun, olası çözüm ve stratejilerle yeni nesillere öğretilmesi gereğinden yola çıkarak, ‘Sıfır İstanbul 2050’ diye bir ders de kurguladık. Dersimiz, IBM Global tarafından dünyada seçilen 24 önemli projeden biri. 2010’da Akıllı Gezegen Inovasyon Ödülü’nü aldık. Bu da bize çabalarımızın İstanbul ötesine gideceği düşüncesiyle gurur veriyor. Derste İstanbul’u İstanbul yapan güzellikleri ve değişik karmaşaları tartışıyoruz. İstanbul’u ve şehri duyumsamayı irdeliyoruz. Sonra enerji teknolojileri başta olmak üzere, teknolojinin nereye gittiğini ve İstanbul’a nasıl katkıda bulunabileceğini anlattığımız ‘Gelişen Teknolojiler’ başlığı yer alıyor. Son olarak da ‘Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Kalitesi’ kavramlarından yola çıkarak, yeşil ekonomiyi hedefleyen ve iş dünyası açısından konuyu irdeleyen ‘Sayısal Sürdürülebilirlik’ başlığı var. IBM’in buradaki asıl katkısı, bir süre sonra bu dersin notlarının dünyaya açık kaynak şeklinde yayılmasını sağlamak istemesi. Bu da, tüm dünyaya öncülük edenin Türkiye ve üniversitemiz olmasının onurunu yaşatıyor.

İstanbul değişecek. Olduğu gibi kalmayacak. Daha modern, yaşanabilir olacak. Bu amaçla yeni mühendislik ve mimarlık çözümleri, etkin iş olanakları geliştirilmeli. Fakat İstanbul’u İstanbul yapan detayları korumalıyız. Buna da şehrin farkında olmakla başlanabilir. Yaşadığımız yerin özelliklerini, sıkıntılarını, çarpıklıklarını, çözümlerini dersimizde anlatıyoruz. İklim değişikliğinden nüfus artışına, kentsel dönüşümden teknolojinin yeniliklerine kadar tüm konuları işliyoruz.

Tekrar projeye dönmemiz gerekirse, bu çalıştayın ardından Avrupa Birliği gruplarında tanınmaya başladık. Avrupa’daki şirket ve üniversiteler hiç beklenmedik bir şekilde merkezimiz hakkında konuşmaya başladılar. Bu gelişmeler sonrası Avrupa Birliği’ne yazdığımız 2 proje teklifi fonlandı. Şu an, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Binası’nı enerji verimli bir şekilde yenilemek üzerine üçüncüsüne başlamak üzereyiz

Tüm bu çalışmalarınızın yanında tarih dersi verdiğinizi biliyoruz. Bundan biraz bahsedebilir misiniz?

Biz mühendislere birşeyler anlatırken mühendislik tarihini öğretmiyoruz. Halbuki mühendislik tarihinin en iyi yaşandığı yer Anadolu’dur. Eski Yunanlılara gidersek sütunların nasıl öyle muntazam konulabildiğinden, su yollarının geometrisine kadar herşey bu topraklardan çıkan olaylardır. Mimar Sinan’ın kendini Kanuni’ye ispat ettiği çalışmasını anlatmıyoruz. Mimarlıktan çok mühendislik içeren bir çalışmayla, geçilemeyen bir dereye köprü yapıp askerlerin sefere gidebilmesini sağlamış.. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde Nuri Demirağ’ı anlatmıyoruz. Hürkuş’u anlatmıyoruz.. Bütün bunların bize bir ruh vermesi gerek. Türkiye’de vermek istediğimiz ruh da bu bizim için.

Enerji, Çevre ve Ekonomi Merkezi’nin sembolü olan spiralden bahsedebilir misiniz?

Birçok kurumla yaptığımız çalışmalar üzerine birçok bilgi çıkardık. Yaptıklarımızın hepsini birleştirdiğimizde merkezin spirali ortaya çıktı. Nano boyutta enerjiyi üretmeden binalara, endüstriyel uygulamalara, şehirlere, bölgelere, ondan sonra da tüm bunların sürdürülebilir şekilde dönmesi için gereken paranın döngüsüne gidiyoruz. Biz bir sürdürülebilir enerji merkeziyiz aslında. Enerji, çevre ve ekonomi kavramlarının hepsine ayrı ayrı ağırlık veriyoruz.

Yeşil Bina, Akıllı Bina, Enerji Verimli Bina gibi kavramları sıklıkla duymaya başladık. Merkez olarak bu kavramlara hangi perspektiften bakıyorsunuz?

Para verdiğiniz zaman dünyanın en enerji verimli binasını yapabilirsiniz. Sorun en enerji verimli binayı yapmak değil. Öyle bir bina yapacaksınız ki, o bina ekstra hiçbir sisteme ihtiyacı olmadan doğal olarak enerji tasarrufu yapabilecek. Bir binanın yeşil olabilmesi, tabiattan mümkün olduğunca az kaynak alıp, tabiatı mümkün olduğunca az kirletmesiyle mümkün olur. Bina bittikten sonra çevre bunun etkisini görmemeli. Termodinamikte biz buna “tersinirlik” (reversibility) diyoruz. Tersinir bir proses bittikten sonra onun izini görmezsiniz. Ama evrende hiçbir tersinir proses sıfır etkili değildir. Yapılabilecek en iyi şey, tersinirliğin etksini sıfıra indirmektir. Doğanın kendini nasıl yenilediğini anlayabilirsek, binanın içinde kullanılan tüm kavramları hep beraber düşünüp tabiatla uyumlu hale getirebiliriz. Biz bu olguyu mühendislikte öğretmiyoruz.

Bir binayı inşa ettikten sonra akılı bina yapmaya çalışmaktansa,  binanın içine akıl koyarsak, daha inşaata  başlamadan, inşaat sırasında ve bittikten sonraki operasyon sürecinde çevresine zararlı olmayan bir yapı teşkil eder. İleri mühendislik minimalizme işaret eder, bu da karınca evlerini, Urfa’daki çamurdan yapılmış evleri, taş binaları incelemeyi gerektirir. Bunları yaparken mimarlarla mühendislerin beraber çalışması gerekir. Bizim amacımız gökdelenlerden ziyade tabana yayılabilecek şekilde halkın yaşadığı binaların en ucuz ve enerji verimli şekilde tasarlanması. Bunun yanında dikkat edilmesi gereken birkaç kavram daha var, bunlar hakkında birdahaki bilim.org röportajımda bahsetmeyi planlıyorum.

Binalara akıl koyma hedefimiz birkaç kişinin yapabileceği birşey değil, hep beraber çalışmamız gerekiyor. Kentsel dönüşüm kapsamında 19 Milyon binanın 3 te 1’inin yenilenmesinden bahsediliyor. Bunun enerjiden çok deprem ile ilişkisi var. Deprem korkusuyla tekrar yapılan binaların enerji verimli olması gerekliliği su götürmez bir gerçektir. Bu açıdan baktığımızda kentsel dönüşüm bunun için çok güzel bir fırsat, bu fırsatı kaçırmamız gerekiyor. Bundan 10 yıl sonra pişman olmak yerine, bugün yenilenecek binaların hepsine enerji verimliliği kavramını koymamız gerekiyor. Bunu yapabilmek için tüm mühendis ve müteahhitleri tekrar eğitmek mümkün değil. Bu noktada yapılabilecek in iyi iş, devletin bir takım kural ve beklentileri bir yol haritası şeklinde ortaya koymasıdır. Burada bahsedilen sertifikasyon ile ilgili çalışmalar dahilinde enerji kimlik belgesi çıkarılmıştır. Bunun yanında, dünyada yaygınlaşmış olan LEED, BREEAM, DGNB, Verde gibi yeşil bina sertifikasyon sistemlerinin kendi coğrafyamıza göre şekillendirilmesi gerekiyor. Ben Türkiye Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği’nin (ÇEDBİK) yönetim kurulundayım. Bu kapsamda dernek olarak yerel bir sertifika hazırladık. Türkiye’de yaygınlaşması için çalışmalar yapıyoruz. Tübitak ile birlikte Türkiye’nin enerji verimliliği yol haritasını çıkarmaya çalışıyoruz.

Çevre ve sürdürülebilirlik ile ilgili savunduğunuz kavramları İstanbul’a uygulayabilmeniz için neler gerekiyor?

Üst düzeyde ve birleşik mimarlık, mühendislik şart. Bunlar sosyal ve tarihsel kavramlarla beraber düşünülmeli. İş dünyası ve sokaktaki insan bu gelişmelerden doğacak faydaları anlamalı ve kabul etmeli. Yöneticiler, hem kamunun hem de özel şirketlerin beraberliğine ağırlık verebilmeli. Bu birleşik düşünce kavramları ve strateji geliştirme becerisi, öğrencilere de öğretilebilmeli.

Kaosa adaptasyon yeteneğimizi geliştirmemiz ve artırmamız gereken bir gelecek söz konusu olur ki, bu da bir noktaya kadar kaçınılmaz. Özellikle iklim değişikliği ve nüfus artışı İstanbul’da çok sorun ve sıkıntı yaşamamıza neden olacaktır. Yaşayan bir şehir, olduğu gibi bırakılamaz; sürekli yeni kavramları konuşuyor olmamız gerekli. Nüfus artışıyla İstanbul’da enerji gereksiniminin artacağı açık. Özyeğin Üniversitesi yerleşkesinde yaptığımız öğretim binasının Avrupa Birliği’nin 2020 standartları ötesinde ve Avrupa’da örnek olacak şekilde yapılmasını hedefliyoruz. Bu proje sırasında oluşturulan metotları biz İstanbul’da, Türkiye’de ve Avrupa’da yapılacak binalarda uygulamayı planlıyoruz. Şehir içindeki doğal yapının azalması belki de en büyük sorun. İstanbul’daki doğal yapıyı korumak için de önlem alınması gerekli. Bu da su, atık su, katı atık sorunlarından tutun, trafiğe ve düzensiz yapılaşmaya kadar genişleyen bir yelpaze. Karadeniz havzasında yürüttüğümüz çokuluslu bir başka Avrupa Birliği projemiz de (SymNet) İstanbul’un çevre sorunları için çözüm üretmeyi amaçlıyor.

“8 bin yıllık tarihi boyunca, son 50 yılda altı kat büyüyen bu dev metropol için önerilecek ya da yapılacak büyük planlar, belli karar mercilerinin dudakları arasında olmamalı. Herkes, İstanbul’un geleceği için oluşturulacak stratejilere katkıda bulunmalı. Biz merkez bünyesinde oluşturduğumuz kavramlarla bu stratejileri oluşturmayı planlıyor; değişik grupları, şirketleri, üniversiteleri, araştırmacıları, vatandaşı bir araya getirmeyi ve sorunları tanımlayıp mümkün olduğunca çok boyutlu çözüm önermeyi amaçlıyoruz.”

Pınar Hocam, verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ediyoruz. Bilim.org takipçilerine son bir mesajınız olur mu?

Bizim merkez olarak amacımız mümkün olduğu kadar fazla binanın enerji verimli şekilde tasarlanıp inşa edilmesi.  Demek istediğimiz akıllı bina yerine, içine akıl konmuş binaların yaygınlaşması gerektiği. Şehirleşme mühendislik yöntemleriyle bir denklem gibi çözülebilecek bir kavram değildir. Muammalara çözüm bulamayız, onlara adaptasyon gerekir. Bunu da ancak mimarların, mühendislerin, sosyal bilimcilerin, finansçıların, halkın beraber çalışması ile başarabiliriz.

Benim bu kavramlara bakmam tamamen bilimsel. Bilimin nasıl halka malolabileceğini düşünerek yapıyoruz tüm çalışmalarımızı. Bizim yaptığımız bilimin eninde sonunda sokaktaki insanı etkilemesi gerekir. Dönüp baktığımızda ben bilimin etkisiyle satranç oynayarak, Tübitak bursu ile, sonrasında bilimsel çalışmalar ve patentlerle bu noktaya geldim. Buradaki en önemli olay, insanların piramit gibi birikimli olarak yukarı taşınabilmesi. Piramitin tabanını ise bilim oluşturuyor.

Bilim.org Türkiye’de bu kavramların yaygınlaşması için kullanılabilecek en güzel platformlardan biri. Umarım uzun vadede ben de Bilim.org’un bir parçası olacağım. Teşekkür ederim.

Şahin Çağlayan (Bilim.org) & Prof.Dr. Pınar Mengüç (Özyeğin Üniversitesi)

Şahin Çağlayan (Bilim.org) & Prof.Dr. Pınar Mengüç (Özyeğin Üniversitesi)

+ Yorum bulunmuyor

Yorum yap