New York’un 200 yıllık yokoluşu

New York’un 200 yıllık yokoluşu

Fütüristlerin New York şehri ile arası pek de iyi değil. Yazarlar ve sanatçılar iki yüz yıldır New York’un yok oluşu üzerine kafa yoruyorlar (Son örnek Crysis 2 oyunu). Su baskını olsun, yangın, nükleer patlama ya da uzaylı istilası olsun, New York diğer tüm şehirlerden daha fazla gelecek kıyamet senaryolarımızla boğuşuyor. Ve bekli de hiçbir tarihçi bunu Max Page kadar iyi anlayamaz.

2001’de, Massachusetts-Amherst Üniversitesi’nin tarih profesörü Max Page, aslında eğlenceli ve kaygısız olması beklenen çalışmayı başlattı. Page, New York Tarih Derneği ile çalışarak topladığı bilgilerle, çeşitli kurgu çalışmalarıyla yok edilmiş New York ile ilgili raporu birleştirdi. Raporuyla ilgili son düzeltmelerini 10 Eylül 2001’de yapmıştı. Tabi ki, hemen sonraki gün gerçek dünyada yeni bir senaryo gerçekleşti (11 Eylül saldırıları).

Yıllar sonra Page’in fark ettiği, üzerinde araştırma yaptığı kıyametli New York’un hala dünya çapında uğraş konusu olmasıydı. İhtiyaç duyulan daha saygın bir dokunuştu. Bunun üzerine kitabı: Şehrin sonu: New York’un yıkımının İki asırlık fantezileri, korkuları ve önsezileri (The City’s End: Two Centuries of Fantasies, Fears and Premonitions of New York’s Destruction) 2008 yılında basıldı.

2012 filmde New York’un yıkımı

Yazar Matt Novak, Page’e telefonla ulaşıp ona New York şehriyle ilgili özel olanın ne olduğunu sordu. Neden New York? Niçin Chicago, Los Angeles, Des Moines, Tulsa değil? New York ile ilgili özel olan nedir de bizi tekrar tekrar bilim kurguda onun yıkılışını görmeye çekiyor?

Page’in söylediği “İlgi çekici; çünkü birçok yerle ilgili felaket fantezileri var. Los Angeles bundan payını almış, özellikle ‘20. Yüzyılın dünyası’ filminde. Ve elbette ki Paris, Londra ve Tokyo ile ilgili felaket hikâyeleri de var. New York’ta takılıp kalmamın sebebi ise, New York’un bu konuda iki yüzyıl dan beri baskın olması.”

“20 yüzyılın başlarında şehir, gökdelenleriyle sembol haline geldi. Chicago, Los Angeles ve Washington’daki yükselişe karşın en önemli ABD şehri olmayı halen daha koruyor. En azından ekonomik ve kültürel açıdan gerçek anlamda 1839’lardan bu yana New York başkent olmayı koruyor.”

“Ve sonra, basit estetik var. New York’ta yıkım daha iyi gözüküyor”. Büyük olasılıkla gerçek düğüm noktası bu özellik. Estetik açıdan New York büyük bir şehir; çelikten ve camdan oluşan şehir gökyüzüne uzanıyor ve ABD’nin 20 yüzyıl modernliğine şiirsel atıfta bulunuyor. Ama New York’un yıkımının her zaman bir sebebi vardı, politik ya da diğer sebepler. 1998 yılının Deep Impact “Derin Darbe” filminden buyana boş teneke sesi çıkaran ya da geleneksel boşa harcanmış felaket filmlerine beyaz perdede rastlamak artık çok ender.

Deep Impact (1998)

Örneğin 1890 Ignatius Donnely romanı olan “Sezar’ın sütunu: 20. Yüzyılın bir hikâyesi” ele alalım. Hikâye gelecek dünyada 1988 yılını işliyordu ve New York, Yıkım Kardeşliği adındaki bir terörist grup tarafından yok ediliyordu. Bu olayda yıkım, politik ve nefret dolu; Donnely’nin Yahudi karşıtı olduğu Kardeşliğin amacının New York hayatının tüm özelliğini yöneten Yahudi zümresini yok etmek olduğunu belirtmesiyle açıkça belli oluyor.

Geçen iki yüzyılda New York‘u yok edilmiş olarak neredeyse dönüşümlü olarak gördük. Yangın, sel, canavarlar, baş kaldırma, uzaylılar ve sırasıyla tekrardan. Ama sadece bir metot var ki onu New York’u yok etmede ilk kez 20. Yüzyılın ortalarında görebildik: Nükleer bomba.

Max Page’in açıkladığı, yeni teknolojinin getirdiği eşsiz yıkım metodunun tarihi olarak tekrarlanan sel felaketleri kadar gerçekçi olduğu: “iklimin değişmesiyle ilgili olan 2004’deki film, Yarından sonra, yaklaşık olarak New York’u içine alan bir selle ilgiliydi. Ve 90’lardaki sel hikâyelerimiz var ve ondan önceki 19. Yüzyılın sonlarında da. Kesin olan bir şey, nükleer felaket gibi bir olgunun doğrudan doğruya teknolojiye bağlı olan ana metotlardan biri olduğu.”

Cloverfield (2008)

Rahatsız edici gerçek şu ki bu korku görüntülerinde, neredeyse güzel diyeceğimiz bir şey var. Gerçek dünyanın acısından ve acımasızlığından kendimizi soyutlayarak, savaş alanındaki geleceğin en kuvvetli silahını gözlemliyoruz. Gerçekte ise, Collier’ın Hiroşima olayı çerçevelenmiş bir şekilde 1960’ların nükleer güç propaganda afişinin yanında “Atom, Elektrik ve Wen” asılı duruyor. Bu bizim korkumuz ve gelecek teknolojilerle ilgili umudumuz arasındaki çatışmayla ilgili acı veren bir şaka olabilir, ama içerikten uzaklaşırsak bu görseller bir şekilde objektif olarak güzelliğe, estetiğe ve kibire sahip.

Yıkım kendi içinde, tabi ki, ölümle ilgili bir konu. Tüm o uygunsuz fantastik ve inanılmaz yok oluşları ayağımıza getiriyor. İkiz kulelerin yıkılışını izlemek gerçeküstüydü; ama hayal edilebilirdi. Ve bundan başımızı da çeviremezdik. Yazar Marr Novak anlatıyor “11 Eylül’de televizyonu açtığımı ve ilk kulenin yanar haldeki gerçeküstü görüntülerini gördüğümü hatırlıyorum, CCN Tom Clancy ile telefonda konuşuyordu. Onun 1994’teki Debt of Honor romanında bir karakter kargo uçağını ABD’nin ticaret merkezine sürüyordu. Hayat bir şekilde sanatın karanlık yüzünü taklit ediyordu.”

Max Page açıklıyor  “O gün, bunu daha önce bir film de görmüş olduğumuz hissine kapılmıştık”.Aslında izlemiştik. Ve büyük olasılıkla gelecek nesillerde de filmlerde, televizyonda ve kitaplarda da göreceğiz.

Independence Day (1996)

Büyük Elma’nın (New York’un simgesel adı) yok oluşuyla ilgili yapılan tüm bu eserlerin, aslında temel noktası insanlara yıkım olacaksa bunun her yerde olabileceğini göstermek ve bundan ders çıkarmalarını sağlamak. Çünkü insanlık kendi sonunu hazırlamaya her yönden daha meyilli ve yapılan senaryoların gerçekleşme olasılığına bakarsak da bunu görebiliriz. İstanbul’u ele alırsak yaşanacak olan depremin sonunda kötü sonuçları doğuracak olan birinci sebebin, çarpık kentleşme olması bekleniyor. Bugüne kadar bu olay ile ilgili hiçbir film çevrilmiş olmaması bir açıdan neden bu kadar duyarsız olunduğunu gösteriyor.

Gelecekte ne olur bilinmez ama gerçeküstü diye adlandırdığımız  olayların gerçekleşme olasılığı olduğunu daima hatırlamalıyız.

 

Kaynak: blogs.smithsonianmag.com

+ Yorum bulunmuyor

Yorum yap