Mitolojinin Gücü Sizinle Olsun

Yıldız Savaşları ve Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik, epik filmler ile romanlar çekildikleri ve yazıldıkları tarihlerde kitlelerin büyük hayranlığını kazandı ve kazanmaya da devam ediyor. Zamanla unutulmak şöyle dursun, adeta efsaneleşiyorlar. Bu filmlerin kahramanları, hayranları tarafından idolleştirildiler, modern çağın kahramanları haline dönüştürüldüler. Yalnızca bunlar da değil, daha sonra Walt Disney’in bir parçası haline gelen Marvel Comics tarafından yaratılan Örümcek Adam, X-Men, Demir Adam, Kaptan Amerika, Thor, Hulk gibi kahramanlar; ya da DC Comics’in kara şövalyesi Batman ve yine Walt Disney’in Aslan Kral’ı da bu kategoride yer alabilir. Peki, tüm bu adalet, iyilik-kötülük ikiliği ve kahramanlık hikayelerinde bizi yakalayan şey nedir? Neden üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen ve tekrar tekrar işlenseler de bu temalar bize asla kabak tadı vermiyor?  Bu işin ardındaki gizem nedir?

Mitoloji uzmanı Joseph Campbell’a göre, bu sorunun cevabı mitolojide yatıyor, yani bu durum günümüzdeki mitoloji yoksunluğunun bir sonucu. Çünkü ona göre, herkes mitolojiye ihtiyaç duyar. Gerçekten mitolojiye ihtiyaç duyuyor muyuz?

George Lucas’ın ünlü Yıldız Savaşları film serisini bugünlerde tekrar izlememle vuku bulan düşünce dizisi, bana zamanında edindiğim bir kitabı hatırlattı. Kitabı tekrar bir solukta okudum. Kitap, gazeteci Bill Moyers’ın, dünyanın mitoloji alanındaki en önemli otoritelerinden biri olan Joseph Campbell’la, yine Campbell’dan ilham alan Yıldız Savaşları’nın yaratıcısı George Lucas’ın California’daki Skywalker Çiftliği’nde yapılan “Mitolojinin Gücü: Kutsal Kitaplardan Hollywood Filmlerine Mitoloji ve Hikayeler” adlı televizyon programını temel alıyor. Bir diyalog şeklinde ilerleyen kitapta Bill Moyers, Joseph Campbell’a mitolojinin insan hayatında ne gibi bir önemi olduğu, günümüzde insan yaşamıyla mitlerin ne ilgisi olduğu ile ilgili sorular yöneltiyor. Joseph Campbell modern dünya insanının ruhani literatüre çok aşina olmadığından, daha çok gündelik hayatın kaygılarıyla boğuştuğundan ve bundan dolayı da iç dünyasıyla ilgilenemediğinden bahsediyor. Yani bir yandan gelişen teknoloji ve bilim, insanın hayatını kolaylaştırıyor. Örneğin tıptaki yenilikler insan hayatını uzatıyor, bilimdeki gelişmeler evreni ve canlı doğasını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasıyla, metafizik ve sahte bilimin insanlar üzerindeki etkisi azalıyor. Ancak diğer yandan, insanlar hikayelerini ve masallarını kaybettikleri için kendilerine ve dünyaya karşı bir yabancılaşma hissediyorlar. Çünkü hikayeler, kendi hayatımızda olup bitenlerle ilgili, içindeyken göremeyeceğimiz, dışarıdan bir bakış açısı sağlarlar. İşte, Joseph Campbell’a göre, bunun kaybedilmesiyle gerçekten bir şeyler kaybettik ve bunun yerini alabilecek, yerine koyabileceğimiz benzer bir literatürümüz yok. Dolayısıyla, dünya ile anlaşabilmek, gerçeklikle kendi aramızda bir uyum yaratabilmek için hikaye anlatmaya, yeni bir dil kurmaya ihtiyacımız var. Mitler bize bunu sağlıyor.

Çünkü, insanların ortak yanları mitlerde dışavuruluyor. Onlar, bizim yüzlerce yıllık gerçek ve anlam arayışımızın hikayeleri, örneğin ölümü anlamak ve onunla başa çıkmak gibi…

George Lucas da, Yıldız Savaşları’nı yaratırken Joseph Campbell’ın fikirlerinden etkilenmişti. Bill Moyers, kitapta Yıldız Savaşları’ndan şöyle bahsediyor:

“Yıldız Savaşları’nı izlediğimde, havari Pavlus’un: yönetimlere, hükümranlıklara ve karanlık dünyanın güçlerine karşı mücadele ediyorum sözlerini hatırlamıştım. Bu 2.000 sene önceydi. Erken Taş Devri avcısının mağaralarına baktığınızda da “hükümranlıklara ve karanlık güçlere karşı mücadele” sahneleri görüyorsunuz. Şimdi artık teknolojik olan mitlerimizde bile hala mücadele veriyoruz.”

Cambell ise Yıldız Savaşları’nı şöyle anlatıyor:

“Yıldız Savaşları’nın elbette mitolojik bir bakış açısı var. Devleti makine olarak betimliyor ve makine insanlığı yok mu edecek, yoksa ona hizmet mi edecek diye soruyor. Benim Yıldız Savaşları’nda gördüğüm, Faust’un bize sunduğu ile aynı problem: Mephistopheles, makine adam, bize tüm araçları sunabilir ve böylece hayatın da araçlarını belirleyebilir. Ama tabii, Faust’un onu kurtarılmak üzere seçilmeye uygun hale getiren özelliği, onun makineye ait olmayan hedefler araması. Luke Skywalker, babasının maskesini indirdiğinde, babanın oynadığı makine rolünü kaldırıyor. Baba üniformdu, yani güç ve devlet rolündeydi.”

Campbell’ın yorumları, bilimkurgu janrın en ünlülerinden Matrix serisini akla getiriyor. Hamurunda mitolojiden pek çok öğe içeren film serisinin kahramanı, “seçilmiş kişi “ Neo da, makinelere karşı büyük bir mücadele veriyor ve insanlığın, mekanik olan şeylere karşı insani olanın zaferini müjdeliyor.

Edebiyat dünyasında da, Campbell’ın bahsettiği temanın emsalini bulmak mümkün. Örneğin, Max Frisch’in “Homo Faber” adlı eseri Türkçe’ye “Çarpık Sevda” olarak çevrilmiş. Oysa ki, kitabın orijinal başlığı felsefi antropolojide “alet yapan insan” anlamına geliyor ve kitap hakkında ipucu veriyor. Kitabın başkahramanı Walter Faber, bir mühendis ve dünya anlayışı mantık, olasılık ve teknolojiye olan inancından oluşuyor; fakat bu inancı, ironik bir şekilde roman boyunca gerçekleşen bir dizi tesadüfün kurbanı haline dönüşmesiyle sorgulanıyor.  Romanda, kahramanın iç dünyasıyla iletişim kuramaması ve mekanikleşen hayatı, onun bir trajediye sürüklenmesine, hatta sonunda fiziksel acı çekecek hale gelmesine neden oluyor. Teknolojiye bağımlı yaşayan modern dünya insanının, kendisine ve dış dünyaya yabancılaşması teması burada da işleniyor.

Peki, Campbell ve tüm bu yazılanlar, çizilenler bilim ve teknolojinin karşısında mı duruyor? Hayır, elbette bahsedilen durum bu değil… Çünkü Campbell bir yandan Akıl Çağı’nın yaratıcıları ve esin kaynağı olan insanları överken, diğer yandan “Bilgisayarı kapat ve duygularına güven” dediği andan dolayı Yıldız Savaşları’ndaki Luke Skywalker’ı selamlıyor. Yani bilimin rolünü, insani olanla: mitlerle uzlaştırıyor, harmanlıyor. Günümüz dünyasındaki “insanın” ihtiyaç duyduğu şey de, tam olarak bu olsa gerek. Eğer öyle olmasaydı, Yıldız Savaşları gibi bilimkurgu ve Yüzüklerin Efendisi ya da Harry Potter gibi fantastik eserler kitlelerin bu kadar ilgisini çekmezdi.

Örneğin, Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi’nde çalıştıkları varsayılan dört hayali kafadarın bilim ve bilimkurguya olan ilgileri üzerine kurulmuş hikayelerini anlatan Big Bang Theory adlı durum komedisi dizisi, her ne kadar bir kurgu olsa da, bu ilişkiyi görmemizi sağlayabilir. Bilim insanlarının ve teknolojiyle ilgili olan insanların, Gene Rodenburry’nin Uzay Yolu, George Lucas’ın Yıldız Savaşları gibi efsanelerine ve çizgi roman kahramanlarına olan ilgilerinin nedeni yıldız gemileri, ışın kılıçları ve Klingon dili gibi unsurlar olduğu kadar, bu efsanelerin temelinde yatan *etostur. Uzay Yolu’nda da bu etik değerler işlenir ve sorgulanır, Vulkan’ların mantık ve akılcılığıyla, insan ırkının duygusallığı çatışır.

Yıldız Savaşları’na geri dönecek olursak, bu serinin en önemli, kült haline gelmiş karakterinden bahsetmeliyiz: Darth Vader. Aslında Yıldız Savaşları’nda insanların yüzlerine geçirilen maskeler, modern dünyadaki gerçek canavar gücünü temsil ediyor. Filmde, Darth Vader’ın maskesi çıktığında, bir insan olarak tam gelişmemiş, şekilsiz bir adam görüyorsunuz. Gördüğünüz, tuhaf ve acınası, farklılaşmış bir tür yüz. Campbell’ın Darth Vader ile ilgili görüşleri şöyle:

“Darth Vader, insanlık açısından gelişmemiştir. O bir tür robot. Kendisine değil, empoze edilen bir sisteme göre yaşayan bir bürokrat. Bu, bugün hepimizin hayatını tehdit eden bir tehlike. Sistem sizi dümdüz edip insanlığınızı yadsıyacak mı yoksa insani hedeflere ulaşmak için siz sistemden faydalanmayı başarabilecek misiniz? Mecburen sisteme hizmet eder durumda kalmamak için sistemle aranızdaki ilişkiyi nasıl belirliyorsunuz? Onu kendi düşünce sisteminize göre değiştirmeye çalışmak bir işe yaramaz. Arkasındaki tarihin momentumu, bu tür bir eylemden gerçekten anlamlı bir şey evrimleşmesi için fazla büyük. Yapılacak şey, kendi tarihsel döneminiz içinde bir insan olarak yaşamayı öğrenmek. Yani, kendiniz için ideallerinize tutunarak ve sistemin sizin üzerinizdeki kişisel olmayan savlarını reddederek, tıpkı Luke Skywalker gibi.”

Bu da bizi, Yıldız Savaşları’nda tekrar tekrar kullanılan “Güç” kavramına götürüyor. Filmde bu güç Obi -Wan Kenobi tarafından “tüm canlılar tarafından yaratılan bir enerji alanı, bizi çevreleyen ama aynı zamanda içimizde olan, galaksiyi birbirine bağlayan şey” olarak tanımlanıyor. Campbell’a göre , Kenobi “Güç seninle olsun” dediğinde bu güç, programlı politik hedeflerden değil, hayatın gücünden ve enerjisinden söz ediyor. Bu güç, yenme ve üstünlük kurma hedefi olan İmparatorluk’tan elbette farklı. Bu güç, yine ünlü bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin’in Dünya’nın Doğum Günü adlı kitabında yer alan, Yalnızlık adlı öyküsünde bahsedilen “güç” kavramıyla aynı türde. Öyküdeki gezegende yaşayan insanların güçleri bir tür iktidar olarak tanımlanmış. Birbirlerine güçlerini uyguladıklarında, yani etkilediklerinde, aslında diğeri üzerinde bir iktidar kurmuş oluyorlar ve de o gezegende bu bir suç. Hem Yıldız Savaşları’nda, hem de Le Guin’in öyküsündeki “güç” te Taoizm öğretisinin ve yin&yang kavramlarının etkisini görmek mümkün.

Tüm bunlar bizim ilgimizi çekiyor, çünkü her ne kadar bizler toplumun gözünde kahramanlar olmasak da, kahramanın macerasını (yolculuğunu), kendi içimizde psikolojik ve ruhsal olarak yapma ihtiyacını hissediyoruz, bu zorunluluğu duyuyoruz.

Bu noktada, Joseph Campbell’ın, pskiyatrist Carl Gustav Jung’un teorilerinden etkilendiğinin belirtilmesi gerekir. Campbell’ın bu teorileri, Jung’un “arketip” denilen kavramı üzerine kuruludur. Jung psikolojisindeki anlamıyla arketipler bir nevi sembolik anlatımdır. Evrensel bilginin kuşaktan kuşağa kolektif bilinç aracılıyla aktarılan sembolleridir ve mitolojide, sosyolojide, rüyalarda belirli temalar olarak ortaya çıkarlar.

Örneğin, Campbell, Jung’un “İnsan ve Sembolleri” adlı eserinde belirttiği gibi, rüyaların ve rüyalarda beliren arketiplerin öneminden bahsediyor. Rüyaların iki yönünün olduğunu, bir yönünün kişisel, diğer yönünün ise mitolojik öğelerden oluştuğunu belirtiyor. Bu yüzden, rüyalarımızdan kendimiz hakkında pek çok şey öğrenebileceğimizi söylüyor:

“Mit, kamusal bir rüyadır, rüya ise kişisel bir mittir. Eğer kişisel mitiniz, rüyanız, toplumunkiyle çakışıyorsa, kendi grubunuzla uyum içindesiniz demektir. Çakışmıyorsa, önünüzdeki karanlık ormanda yaşayacağınız bir macera vardır”.

Eğer insan yaşamının bilim ve teknoloji ile etkileşimi meselesiyle ilgileniyorsanız, bilimkurgu ve mitoloji dünyası üzerine zihin açıcı sohbetlerden oluşan bu kitabı edinmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Güç sizinle olsun!

 

*Etos: Değer ve inançlar sistemi

Kaynakça:

Joseph Campbell, Bill Moyers, “Mitolojinin Gücü (Kutsal Kitaplardan Hollywood Filmlerine Mitoloji ve Hikayeler)”, MediaCat Kitapları, Mitoloji Dizisi.
Max Frisch, “Homo Faber: Çarpık Sevda”, Can Yayınları Çağdaş Dünya Yazarları Dizisi, ISBN: 9789750702495.
Ursula K. Le Guin, “Dünyanın Doğum Günü”, Metis Yayınları.
C. G. Jung, “İnsan ve Sembolleri”, Okuyan Us Yayınları, ISBN: 978975628773.

2 Comments

Yorum yap
  1. 1
    cem coskun

    Star wars , star trek , matrix ,marvel , dc ve benzeri bilimkurgu ürünleri olsun lotr ve bunun gibi middle earth fantezisini içeren yapıtlar olsun … bunlar kendi içlerinde çok derin felsefeleri olan Joseph Campbell’ ın da bahsettiği üzere insanların mitlere olan ihtiyaçlarından doğmuş özel yapıtlardır , gayet hoş bir yazı olmuş … ‘May the force be with us’

+ Leave a Comment