Kuş seslerinden kepçe seslerine: Alakır’da Hidroelektrik Santraller

Soldan Sağa: Birhan Erkutlu, Bilgenur Baloğlu, Tuğba Günal – Fotoğraf: Ferdi Akarsu

Çevreye karşı duyarlılık, temiz enerjinin artık ciddi bir alternatif olarak dikkate alınması, şirketler ve hükümetler düzeyinde çevre duyarlılığına karşı yeni vizyonlar oluşturulması konularında son yıllarda ciddi yol alınmış durumda. Ancak tüm bunlara rağmen çevresel katliamlar da hız kesmeden devam ediyor. Çoğumuzun adını kısaca HES olarak duyduğu hidroelektrik santralleri, barajlarda biriken suyun yerçekimi potansiyel enerjisini kullanarak elektrik enerjisini üreten bir yöntem. Sorun şu ki, bu barajların kurulacağı yerdeki ekoloji tamamen değişiyor. Bu da günümüzün çevre duyarlılığı anlayışına çok uymuyor.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de HES konusu bir doğa katliamı olarak sıkça önümüze çıkıyor. Bizim konu alacağımız yer, bundan yaklaşık 10 yıl önce şehirden uzaklaşarak doğanın içinde sakin bir yaşam sürmeyi amaçlayan Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çiftinin yaşadığı Alakır Vadisi. Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Kuzca (Söğütcuması) köyü sınırları içinde bulunan Alakır Vadisi pek çok sucul canlıya, kızılçam ormanlarına, endemik (bölgeye özgü) pek çok türe ev sahipliği yapıyor ve tehdit altındaki kuşların da konaklama alanı. Doğal ve biyolojik (habitat, tür ve genetik çeşitliliği) zenginliği yönüyle sit alanı özellikleri taşıyor.

Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çifti, beş yıl öncesine kadar bu güzel vadide kuş sesleri ile uyanırken, birden ağaç motorları ve kepçe sesleri duymaya başlıyorlar. Bu seslerin nedeni kurulmuş olan 4 adet HES’e ilaveten, ADO Enerji’nin tasarladığı 3, Dereköy Enerji’ninse 1 yeni projesiyle planlanan 8 tane HES. 2009'da başlayan HES'ler 60 kilometrelik nehri borulara hapsederek biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Erkutlu ve Günal şehirden kaçıp geldikleri Alakır'da 5 yıldır doğanın talanına karşı mücadele veriyor. Peki bu HES'ler neden kuruluyor? Bir balık kaç ampul ediyor? Dilerseniz, kuş seslerine makine seslerinin karıştığı Alakır'a uzanalım ve sözü Erkutlu ve Günal'a bırakalım.

Bilgenur- Alakır'a Hidroelektrik Santral (HES) yapım aşamalarının siz içindeydiniz, 10 yıldır burada yaşıyorsunuz. Peki HES lafı ilk ne zaman duyuldu?

Birhan- İlk olarak kepçeleri gördük, öncesinde köyden hiç kimseye buraya ne gibi bir yatırımın yapılacağı, HES'in ne olduğu hakkında bir bilgi verilmedi. Haliyle, ağaç motorları ağaçları kesmeye başladığında farkettik. Sonra sorduğumuzda HES yapılacak diye duyduk.

Köylü biliyor muydu?

Bilmiyordu, zaten sürekli iletişim halindeydik. Baraj yapılacakmış diye bir dedikodu vardı ama kimse tam olarak hangi şirketin ne zaman, nasıl yapacağını bilmiyordu. Bu zaten uzun zamandan beri her derenin üzerinde dönen bir dedikoduydu. Birebir görüp araştırınca bütün derenin borular içine alınacağını anladık.

Alakır Vadisi'nde kızılçam ve sedir ormanları – Fotoğraf: Bilgenur Baloğlu

Telefon yok, internet yok, araba bile geçmezken birden kepçe görüyorsunuz

Bunun farkına varınca Alakır'da mücadele nasıl başladı?

Burada 5 sene yerel halkla beraber köy içinde barışçıl bir yaşantımız vardı, değirmenimiz vardı, Durmuş amca katırına sarıp buğdayını getiriyordu, Hamide teyze değirmende buğdayları öğütüyor, beraber arıkları temizliyoruz. O zaman telefon yok, internet yok, araba bile geçmezken birden kepçe görüyorsunuz. Bu kepçeler sizin senelerdir barış içinde yaşadığınız hayvanlara öyle bir saldırıyor ki, ben de sopamla karşılık verdim. Ama bu çok ironik bir saldırıydı, hani Avatar filminde koca kepçeye elinde tokmakla vuran adamı düşünün. Bana deli dediler, jandarma çağrıldı. Jandarma, burada bir yanlış var ise demokratik bir devlette yaşadığımız için dava açarak çözüm bulabileceğimizi söyledi. Biz de gönüllü avukatlar bulduk, HES sürecini çalışmaya başladık, hukuksal envanteri biriktirdik. Fakat bizden 10-15.000 lira gibi bir para talep ettiler, bilirkişi raporu için. Bu parayı bulmamız çok zordu. İlginçtir, çevreye ve etrafına duyarlı olan insanlar genelde züğürttür. Sokak müziği yaparak, gönüllü sanatçıların desteğiyle bir şeyler yapmaya başladık.

Böylece mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaşmaya çalıştınız.

Tabi. Hem kuru kuru bağış isteyemeyen insanlarız, sanatsal bir şekilde sunarak, HES'in ne olduğunu anlatacağımız bir ortam yaratmış olduk. Aslında sürece çok bilgili girmemiştik ama sokakta CD'yi satarken amacımızdan hep bahsettik ve başlattığımız hukuki süreçten. Sonra davalar açıldı. Ondan sonraki hikaye sadece Anadolu'da değil, dünyanın pek çok yerinde de gerçekleşen ayak oyunları, tehditler, rüşvet teklifleri, kanun hükmünde kararnamelerle değişen yasalar, bizim hakkımızda yöneltilen suçlamalar, yıldırma politikaları.. En başta jandarmanın 'hakkını ara, hukuki yollara başvur, devlet bunu çözer' demesinin ne kadar yalan olduğunu gördük. Biz duvara tosladık. Dava açtığımız HES ilk başta durduruldu, çevreye telafisi mümkün olmayacak zararlar verdiği için. Bilim insanları, bilirkişi heyeti de geldiğinde çevrenin korunmasına yönelik olumlu raporlar verdiler. HES'in sonuçlarını görmek için bilirkişi heyetini bir kenara koyalım, arkadaşımızın 4-5 yaşında çocuğunu buraya getirdiğimizde de "Buraya ne olmuş?" sorusunu sordu.

Alakır nehri'nin artık görünüşte herhangi bir inşaat sahasından farkı yok

Aslında biz belki de bir şeyin gözle görülebilir bir etkisi varsa öyle ikna olabiliyoruz, peki HES yapılmadan önce ve sonrasında gözle görülebilir neler değişti?

Solda: HES'ten önce Alakır, sağlı sollu çınar ve çam ağaçları görülüyor. Sağda: HES'ten sonra Alakır vadisi.
Pek çok çam ağacı makinelerce kesilmiş. Fotoğraf: Alakır Nehri Kardeşliği

Değirmenin orada yaşayan Hamide teyzenin çok güzel bir tabiri vardı, "Şeytan çarpmışa çevirdiler burayı" derdi. Ben artık orayı tanıyamıyorum. Eski, asırlık ahşap köprü vardı, onu yıktılar. Değirmen yıkıldı, önünden artık su bile akmıyor. Bütün ağaçları kestiler, haliyle heyelan arttı. Orada topografya bile değişti. Dere hiç akmıyor, kenardaki bütün ağaçlar kurudu, bir tek ot bile bitmiyor üstünde, tepelerin yeri değişti. Boruları döşemek için 10 km uzunluğunda bir hat açtılar. Bütün harfiyat dere yatağına atıldı. Normal, bilinen dere yatağı değil artık orası, tamamen harfiyatla dolmuş bir yer. Doğal bir görüntüsü kalmadı, herhangi bir inşaat sahasından bir farkı yok.

Bu barajın yapılmasının en büyük argümanı hidroelektrik enerji üretmek. Peki elde edilecek enerji ne kadar yeterli?

Bunu biz 'Enerji Piyasası Denetleme Kurulu' adlı kuruma sorduk, vatandaş olarak 'Bilgi Edinme Yasası' çerçevesinde istediğin bakanlığa istediğin soruyu sorabiliyorsun. Üretim başlamıştı, biz de bir yılda ne kadar elektrik üretildiğini sorduk, burada üretilen elektrik satın alma garantili sözleşmeli, yani her şey kayıtlı. Fakat bunun çok stratejik bir bilgi olduğunu ve bize cevap veremeyeceklerini söylediler. Kurulu güç diye bir kavram var, kurulan jeneratörün kapasitesi anlamına geliyor. Örneğin 220 km hızla giden bir araba yapıyorsun. Ama bu hızı tutturmak yol koşullarına, hava durumuna bağlı. Burada yapılması planlanan 8 tane projede kurulu güç ortalama 5 megawat (MW); çünkü sonuçta su az. Çalışanlara sorduğumuzda, burada kışın suyun en bol olduğu durumda bile üretimin en fazla 1-2 MW olduğunu söylediler.

Bir balık kaç ampul yakar?

Bu rakam aslında neye tekabül ediyor? Ne kadarlık bir enerji olduğunu anlamak için örnek verebilir misiniz?

Bütün bir vadi, içindeki milyonlarca canlı ile neden yok edilmek isteniyor? Bir balık kaç ampul yakar? Bu aldığımız canla kaç ampul yakabiliyoruz? İyimser yaklaşıp, bize veri verilmemesine rağmen hesaplar yaptık bulabildiğimiz bilgilerle. Yazın su yok, Akdeniz kurak bir yer. Genel tüketim verileri var neyse ki. Bütün bu HES'lerin yapımı bitip, bütün bu yıkım gerçekleşip, bütün bu canlılar yok olduğunda, sadece Kemer'deki otellerin klimalarını çalıştırabiliyoruz. Anadolu topraklarındaki 2000 küsur derenin hepsine HES yapılsa, biz artık akan hiç bir dere görmesek, üretilen bütün elektrik Türkiye'nin tüketiminin sadece %2-3'üne tekabül ediyor.

Oysa alternatif pek çok enerji kaynağımız var ve kullanılabilir, öyle değil mi?

Anadolu bu konuda çok zengin. Amaç aslında yerelde üretim ve tüketim olmalı. İletim hatlarında kayıp ve kaçak oranı %10 diye bahsediliyor, bu da açık bir kaynaktır. Alakır vadisi'nde ürettiğimiz elektriği ta Antalya'ya kadar taşımaya çalışırsak iletim hatlarında ısınma ile oluşan kayıp inanılmaz boyutlarda. Halbuki buranın bir gerçekliği vardır, güneş enerjisi ile yerelde sadece bu bölgedeki evler ya da apartmanda çatıya konulan günısı ile sadece orada bulunan daireler için enerji elde edilebilir. Örneğin Ege'de bir bölgedeki bir fabrika için konulan türbinlerle rüzgar enerjisinden ya da İç Anadolu'da hayvancılık yaygın olduğundan biyogaz eldesinden yararlanılabilir.

Tuğba- Burası tamamen güneş panelleri ile kaplansa da aynı durum aslında, yani elde edilen enerji yine nakledilmeye çalışılırsa bunun her tarafı HES ile donatıp elektriği taşımaya çalışmaktan pek bir farkı yok. Aslında çözüm Birhan'ın da dediği gibi yerelde olan çözümler.

Bölgeye özgü olması gerekiyor yani?

Birhan- Evet ve tüketime çok pompalamadan ve çok nakletmeden. Bizde bu açlık olduğu sürece bütün dünyayı güneş paneli ile kaplasak yine yetmez. Belki de daha az tüketen teknolojilere yatırım yapmak gerekiyor. Madem ki bu kullandığımız telefonlar, bilgisayarlar bizim gerçeğimiz ve bunlardan vazgeçmeyeceğiz, bilimsel olarak daha az enerji tüketen, daha çevre dostu bir şeye yönelmemiz gerekli. Yeşil enerji niyetle doğru orantılı bir şey.

Doğa-şehir ayrımı ters bir mantık. Şehirde de rüzgar esiyor, güneş doğuyor

Doğadan tüketme arzumuz doğaya sürekli değerlendirme gözüyle bakmamızdan mı kaynaklanıyor?

Tabi ki. Doğa-şehir ayrımı da hep ötekileştirme yarattı. Doğa hep gidilen bir yerdi. Şehir ile doğanın ayrılması aslında ters bir mantık. Şehirde de rüzgar esiyor sonuçta, oraya da güneş doğuyor, o da toprağın üstünde. O niyetle yaklaşılırsa, şehirler de çok güzel organize edilebilir. Oysa sadece tüketime odaklı politikalara yön verirseniz, o zaman neden insanlar daha az tüketsin ki? Çünkü her yıl %5-6 devamlı büyümemiz gerekiyor ama bunun sonu yok. Senelik %5 büyüme demek, her tükettiğimiz şey için doğadaki rezervlerden her sene %5 kaynak hammadde almak demek ama bu mümkün değil; çünkü kaynaklarımız sınırlı.

Biraz da yerel halktan konuşalım. Halk HES yapım aşamalarında sürece nasıl dahil oldu?

Biz ilk geldiğimizde karşılaştığımız pastorel ve yaşayan bir köy görüntüsünden insanların göçe zorlandığı, okulların kapatıldığı bir duruma geldik. Zaten %80'i yoktu, çok göç vermiş, kalan %20'nin çoğu da yaşlı nüfustu. Okullar da kapatılınca kalan genç kesim de göç etmek zorunda kaldı. Yani bu devasa vadide insan yok düşünsenize. Böylece etrafı, buradaki canlıları gözetmeden herhangi bir yatırım yapabiliyorlar.

Çünkü savunacak kimse yok.

Yok. Maalesef insanoğlu olarak şöyle bir anlayışımız var: Orada insan yoksa, her şeyi yapabiliyorsun.

Tuğba- Aynı zamanda şu da var: Eğer insanlar nehirden, dereden yararlanamıyorsa, orası her türlü kullanılabilir.

Birhan Erkutlu & Tuğba Günal – Fotoğraf: Bilgenur Baloğlu

İnsan hakları bu haldeyken sen balığın, kurdun, kuşun hakkını mı savunuyorsun deniyor

Yani hem türcü, hem faydacı yaklaşım.

Birhan- İnsanı temel alırsak, o insanın temel haklarını da ele alıyoruz, mesela burada kırsal alanda yaşıyor, bütün her şeyden faydalanıyoruz, halbuki insanın şöyle bir avantajı var: İnsan burada olanaklar sınırlıysa başka yere gider, yine hayatta kalır, yine besin bulur. Öte yandan bu deredeki bir balığın başka bir dereye gitmesi, kesilen bir ağacın başka yerde yaşaması, bir kuşun başka bir yaşam alanı bulması pek mümkün değil, bunları hiç gözetmiyoruz ve bu bir romantiklik olarak algılanıyor. İnsan hakları bu haldeyken sen balığın, kurdun, kuşun hakkını mı savunuyorsun deniyor. Ama maalesef doğadaki yatırımlardan birincil olarak zarar gören canlılar insan dışındaki canlılar. HES yaparak vadideki ana damarı alıyorsun. Sadece bir ağaç ya da kurt ya da kuş değil, sudan faydalanan hangi canlı varsa hepsi bu damardan besleniyor. Hidro çemberi, nehir akışını keserek yağış rejimini, yağan kara, çeşmedeki suya kadar bütün dengeyi altüst ettiğinde şu an küçük bir yıkımını görüyoruz ama seneler geçince yıkıcı sonuçları daha net göreceğiz.

Herkesin bir Amerikalı gibi tüketmesi için 6 dünyaya ihtiyacımız var

Ekoloji dersi almasa bile herkes bunu görüyor, derenin nasıl kuruduğunu. Siz görüyorsunuz, köylü halk görüyor. Peki bilirkişi raporlarına onayı kimler veriyor, kararlar nasıl alınıyor?

Hükümetlerin karar mekanizmaları, buradaki şirketlerin sosyo-politik durumları, vizyonları ve misyonları hakkında çok da fikir sahibi değildik şehirde yaşarken. Çünkü şehirde sen de tüketim çemberinin bir halkasısın. Fakat buna karşı bir mücadele başlattığın zaman karşına çıkan erkleri incelemeye başlıyor ve bu kadar canlıya yapılan bu insafsız zulüm neden ve bunları kimler yapıyor diye soruyorsun. En başta bu bir hükümet politikası. Onun üstünde bu bir evrensel politika halini almış. Bu sadece Anadolu gerçeği değil, dünyada da şöyle bir gerçek var: Ekonomik kalkınma diye bir düşünce, insanların kendi gelir ve refahlarını arttıracağı bir yaşam standardına özlem var. Herkes bir Amerikalı gibi yaşamak istiyor, konforlu ve tüketim odaklı. Diyelim ki bir Amerikalı çok mutlu, çok sağlıklı, iyi de para kazanıyor. Bu gerçekliği görürken herkesin onun gibi olması için 6 dünyaya ihtiyacımız olduğu gerçeğini kaçırıyoruz. Alakır'daki bir megawatlık bir hidroelektrik santralden başlıyor mevzu.

Ama orada bitmiyor.

Orada bitmiyor. Deriner Barajı'nda da, Hoover gibi dünyanın en büyük barajında da bitmiyor. Bu bir illüzyon. Ekonomik büyüme için sürekli tüketmemiz gerekiyor. %5-6 büyüsek süper olur deniyor. Peki bu tüketim nereden geliyor? Biz doğadan tüketiyoruz ve kaynaklar sınırlı, haliyle sürdürülebilir değil. Biz buradaki HES ile ilgili valinin, bakanın bir şey yapamadığını gördük ve şaşırdık. En üstteki kişinin 'HES'i yapmayalım' demesi önemli. 'En alt kadrodaki' bir bilim insanına gelene kadar çok şey var yapılması gereken. Biz bu girift ilişkilerin içine girdikçe bunun hükümetinin, siyasetinin olmadığını gördük. Bu tek bir hükümetle ilgisi olmayan bir şey. İnsanlar olarak hepimizin içinde olduğu tüketim ilişkisinde bazı şeyleri sorgulamak gerekiyor. Halk tüketimini gözden geçirmeli.

Peki Alakır halkı ne yapıyor bu konuda?

Alakır halkı sayıca çok az ama yine de çok uğraş veriyorlar. Örneğin 80 yaşındaki arabası, malı, mülkü, parası olmayan bir amca 'çocuklar siz biliyorsunuz nasıl yazılacağını' deyip bize geliyor, imzalayıp dilekçesini alıp valiliğe gidiyor. HES'ler için halk mücadelesinin birkaç tane örneği var, Fındıklı, Yuvarlakçay, Manavgat'taki Ahmetler Köyü. Dere belki kurtuluyor ama çok can yanıyor.

İş mahkemeye taşındığında doğanın talanına karşı nasıl bir argümanla gitmek gerek?

Hukukçularla sürekli iletişim halindeyiz. Bir yakınımın çok güzel bir lafı var, "Bu mücadele başladığından beri hepimiz hukukçu, mühendis, profesör olduk" der. Dağ başındaki bu çadırımızda bile bir sürü dosya var. Ben HES istemiyorum diye bir dava açamadığımı öğrendim. Mutlaka hukuk jargonuna uygun, kanun maddeleri ve gerekçelerle, altyapısı sağlam dosyalarla gitmen gerekiyor.

Bundan 5 sene önce halk HES ne bilmiyordu, deterjan markası mı ne o, diye soruyordu

Aynı zamanda yerel halktan da kişilerin davada olması gerekiyor.

Oluyor, istemeyen halk çoğunlukta zaten. Bundan 5 sene önce halk HES'in ne olduğunu bilmiyordu, deterjan markası mı ne o, diye soruyordu. Biz tek tek köylüyle konuşup, sunumlar yaparak anlattık. Kumluca halkı mesela çok duyarsızdı, büyük arabalarıyla, takım elbiseleriyle gelen şirket yetkililileri daha inandırıcı geliyordu, ama HES'ler yapılmaya başlandıktan sonra kimin gerçeği söylediği ortaya çıktı, şimdi hepsi karşı. Dün itibariyle, Alakır 2 HES'in projesi için 30000 imza topladık, köylünün %90'ı imzasını verdi. Halkın görüşü olumsuzsa ÇED raporu alınamaz deniyor hukuken. Bilim insanları, halk karşı ama ÇED raporu yine de veriliyor ve o zaman hukuken buraya kepçeler giriyor. Böylece çatışma çıkıyor. En son Gerze'de, Ahmetler'de olanları biliyorsunuz, sıkılan gaz fişeği yüzünden orman yangını çıktı. Çok sıkıntılı süreçler. Ormanda, kendi köyünde haklı nedenlerle ve bilimsel argümanlarla talana karşı duruyorsun ve sana gaz fişeği sıkılıyor. Bu niyetle, bilimi, hukuku tanımayan gözlerle baktıkları sürece hepimizin canı yanacak, Tuğba da ölecek, kuş da, balık da. Biz beş senedir mücadele ederken karşı tarafta ne bilimsel, ne eylemsel ne hukuksal hiçbir şey tanınmadı.

Alakır vadisinde HES'lerin son durumu nedir? Ne hissediyorsunuz bununla ilgili?

Faaliyette olan 4 HES ve kurulması planlanan HES'lerin grafiği. Kaynak: Alakır Nehri Kardeşliği

Doğada olunca şöyle bir dezenformasyon oluyor, saflaşıyorsun. Örneğin geçen gün bakan çıkıp "Ufak dereleri mahvettik, 10 megawatın altındaki HES'lere artık izin vermeyeceğiz" diyor, hemen seviniyorsun! Ertesi gün aynı bakanlık yıllardır duran Alakır 2 ÇED sürecini başlattığını duyuruyor, ki burası 4 megawat. Zaten yapılan herbiri 10 megawatın altındaki 4 HES ile vadinin yarısı mahvoldu. Burada 5 senedir barikatta yaşıyoruz, mücadele ediyoruz.

Tuğba- Bir de burada her sese karşı tetiktesin, kamyon geliyor, kepçe vuruluyor, ağaçlar kesiliyor.

Her kepçe bir silah sesi aslında

Birhan- Orada hangi canlının o sırada öldüğünü biliyorsun, onlar silah sesi aslında.

Tuğba- Yaptıkları işi de düzgün yapmadıklarını öğrendik bu süreçte. Yapılmaması gereken her şey yapılıyor ve denetleyen yok.

Birhan- Tuğba'nın da dediği gibi korkunç bir katliam var, mühendislik yok, bilim yok. Biz de eğitimli insanlar olarak proje tanıtım dosyalarını alıp önümüze koyduk ama olacak iş değil. Bu barajlar dayanıksız ve ömrü çok kısa. Sadece yatırım odaklıyız, burada sürdürülebilir bir enerji üretimi amaçlanmıyor. En fazla 10 yıllık bir üretim söz konusu. Daha yenice rezervuar (suyun toplandığı kısım) alüvyonla doldu, bildiğiniz gibi Toros'lar karstik yapısından dolayı çok alüvyon taşır. Akdeniz'de HES olması şöyle mantıksız: Su yok ve burası çok alüvyon taşınan bir bölge. Her kış burada mutlaka sel olur; çünkü Antalya bölgesi ani yağış alır. Toroslar'da ani yağış olunca kaya, taş, toprak ne varsa iner, indiği yer de buradaki dere yatağı. Peki buradaki HES inşaatı ne oluyor? Suyu kesiyorlar, kepçeyle bu alüvyonları temizliyorlar ama sel olunca tekrar aynı sorun baş gösteriyor. Yani bu elektrik değil, Kemer'de sadece birkaç otelin klimasına yetecek elektrik elde ediliyorsa. Bu bir yatırım da değil, yani ömrü çok kısa. Peki bu HES'ler neden yapılıyor? Buradaki tek mesele rant elde etmek ve bu dereler maliyetsiz ve bedelsiz 49 yıllığına ihale ediliyor. İnşaat için de kredi alınıyor, şayet enerji üretilirse devlet alım garantisi de veriyor. Ne inşaata, ne ham maddeye para vermeyince doğanın talanı hep arka planda kalıyor bu şirketler için.

Tuğba- Alakır 2 HES'in yapılacağı yere İl Özel İdaresi 'Zemin uygun değildir' raporu verdi başta, bu rapor sonra değiştirildi. Bu bir risk, demek ki zemin kaygan, burada HES yapılsa bunun uzun ömürlü olmayacağı zaten ortada.

Birhan- Karbon piyasası diye bir şey var. Bahsettiğim bu inşaata kredi verilmesi, derenin 49 yıllık bedelsiz ihalesi, elektrik üretilmesi durumunda alım garantisi böyle bir piyasanın gelişmesine yol açtı, amaç elektrik üretmek değil yani. Mesela diyelim benim bir termik santralim var, ben fabrika olarak kendimi aklamak istiyorum; çünkü doğaya zarar veriyorum. Arkadaşımın da HES'i var, ona gidip diyorum, bana bonus ver. O iyilik yapıyor gözüyle bakıyorum, onun iyiliğini parasıyla alıyorum, böylece kendimi çevreci olarak gösteriyorum. İyilik yapan kişi HES yapan kişi; çünkü HES'ler sürdürülebilir enerji olarak adlandırılıyor. Oysa Dünya Barajlar Komisyonu'nun yaptığı açıklamaya göre HES'lerin geri dönüşümlü, yeşil enerji üretmediği ortada. Şuna da benzetebiliriz, fabrika sahibi olarak 4 öğrenciye burs veriyorsun, ama bu zaten senin verginden düşüyor, yani aslında cebinden pek para çıkmıyor, teorik olarak devletten para çıkıyor. Yani rant odaklı ve üretime pozitif etkisi yok.

Peki Alakır olmazsa ne olur?

Alakır olmazsa Kumluca olmaz, Türkiye'nin %60-70 sebze üretimini yapan bir yer olmaz. Burası küçücük bir vadi, neredeyse bütün nehir HES'lere feda edilmiş. Bu vadi Kumluca'nın içme suyunu da karşılıyor. Üstelik kaynağından da su şişelenip satılıyor. Alakır'ın mikroiklim özelliklerinden dolayı seralar kurulabiliyor. Buradaki o doğal döngü sert bir şekilde bozulduğunda, yani Alakır kurutulduğunda ne su ne de sebze olacak. Dolayısıyla halkın bu bağlantıyı kurması ve vadisini savunması gerekiyor.

Fotoğraf: Alakır Nehri Kardeşliği

Umutlu olduğunuz bir şeyler var mı Alakır'a dair?

Birhan- Mücadelenin kendisi bir umut zaten. Burada Raymond Williams'ın "Gerçek radikallik, umutsuzluğu ikna edici bir şekilde açıklamakla değil, umudu mümkün kılmakla olur." sözüne paralel olarak ve başka bir dünyanın mümkünlüğü üzerine oluşturduğumuz ve yaşattıklarımızın ışığında sadece umut var. Umutsuzluğa hiç yer yok doğayla uyumlu ve barışçıl yaşamamızda. Doğada umutsuzluk olmaz. Her şey birgün gelir dengesine kavuşur. Biz de bu denge için yaşayan ve mücadele edenleriz. Ve bu daha başlangıç. Umutsuzluk bir kenara, her geçen gün artan bir umut var her yerde.

Bilgenur- Çok teşekkür ederim röportaj için. Mücadelenizde başarılar diliyorum. Alakır özgür aksın!

Ben teşekkür ederim.

Röportajın bir kısmını içeren görüntüler

 

Ek bilgiler

ÇED raporu nedir?  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na göre ÇED; gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmalardır.

Alakır Nehri Kardeşliği

Alakır'la ilgili gelişmeleri takip etmek ve Alakır'ın Sesi albümünü dinlemek için: http://alakirnehri.tr.vu/

Change.org kampanya adresi

+ Yorum bulunmuyor

Yorum yap