Himalayalar’da bir Türk bilim kadını: Ayşegül Birand

Türkiye’den değerli bilim insanlarımız ile yaptığımız röportaj dizisinde bu kez konuğumuz Doç. Dr. Ayşegül Birand. Çocukluğu Türkiye’nin değişik coğrafyalarında geçen Birand, araştırmalarına da üç kıtayı sığdırabilmiş bir bilim kadını. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde biyoloji lisans ve yüksek lisans derecelerinin ardından, Hint yarımadasındaki Doğu Himalayalar’da yağmur ormanlarında ağaçların üzerinde dolaşmış, türler keşfetmiş, ABD’de New Mexico Eyalet Üniversitesi'nde biyoloji doktorasını almış. Araştırmacı ruhu onu alageyiklerden etçil memelilere, oradan da kuşlara sürüklemiş. Şimdi de ODTÜ’de türleşme alanında matematik modellemeleri çalışıyor ve verdiği ezber bozan heyecanlı derslerle öğrencilerinin biyoloji, evrim ve ekoloji alanlarındaki açık soruları aramasını sağlıyor. Dilerseniz, Ayşegül Birand’ı kendi ağzından dinleyelim.

“Çocukluğum hep doğada geçti."

Bilgenur – Merhaba hocam. Öncelikle röportaj talebimi kabul ettiğiniz için Bilim.org adına teşekkür ediyorum. Kişisel hikâyenizden başlamak istiyorum. Çocukluğunuz ve gençliğiniz yaşamınızı, akademik hayatınızı, biyolojiye bakışınızı etkilemiş olmalı. Biraz bahseder misiniz?

Ayşegül Birand – Solucan yakalamaya çalışan, kuş peşinde koşan bir çocuk değildim ama çocukluğum hep doğada geçti. Babam Devlet Su İşlerinde (DSİ) çalışıyordu, dolayısıyla barajlarda büyüdüm. Uzun bir süre Manavgat, Antalya’da, bir süre Bafra Samsun’da, ortaokul yıllarımdan itibaren de Ankara’da yaşadık.  Ortaokula başlayana kadar hep sokakta olduğumdan, doğa benim için hep önemliydi. Aslında mimarlık istiyordum, çizimim ve matematiğim iyi olduğundan herkes de ona yönlendiriyordu. Mimarlığı severim ama kendimi ofiste çalışırken düşünemedim. Doğada olmalıyım, dışarılarda bir şeyler yapmalıyım diye düşündüğüm için de biyolojiyi seçtim.

Ailenizin etkisi oldu mu peki bu alana yönelmenizde?

Hayır, onlar ‘biyolojiyi seçme’ dediler, ‘biyolojiyi seçip ne yapacaksın, liselerde biyoloji öğretmeni mi olacaksın?’ Genelde o zaman öyleydi, herhangi bir bölüm okuyup liseye öğretmen oluyorsun. Mimarlığa yönlendirdiler ama biyolojiyi seçince de bir şey demediler.

“ODTÜ’yü seçmemin nedeni Sualtı Topluluğuydu.”

Lisans eğitiminiz Orta Doğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ) geçiyor. ODTÜ’yü seçmenizin sebebi neydi?

ODTÜ’yü seçmemin sebebi Sualtı Topluluğuydu (SAT) aslında. Yazıları çıkıyordu Cumhuriyet gazetesinde. Arkeolojik batık buluyorlardı. Aslında bir öğrenci grubu mu, bölüm ya da yüksek lisans programı mı emin olamıyordum ama onlara katılmak istedim. ODTÜ’yü seçmemin nedeni biyolojiden ziyade bu topluluktu. Biyoloji bölümünün moleküler biyoloji ağırlıklı olduğunu biliyordum, benim çalışmak isteyeceğim konularsa daha ziyade Hacettepe Üniversitesi’nde vardı.

Peki, ODTÜ’ye başladıktan sonra katıldınız mı Sualtı Topluluğu ve başka öğrenci topluluklarına?

Evet, katıldım. Lisans boyunca ve sonra da yıllarca SAT’ta aktiftim, Dağcılık ve Kış Sporları Kolu (DKSK)’nda da bir süre mukavemet kayak eğitimine katıldım.

Biyolojiyi okurken dört yıllık lisans döneminizde kafanızda oluşan, çalışmak istediğiniz bir konu/alan oldu mu?

Hep dışarıda olma isteğimi SAT karşılıyordu ama derslerim çok da iyi değildi, ortalama bir öğrenciydim; çünkü bölümün moleküler kısmını çok sevmedim. Onu sevmeyerek girmiştim bölüme, lisede de biyoloji seçmeli olduğu halde seçmezdim. Lisansın son sınıfında Can (Bilgin) hoca bölüme başladı, onun açtığı Hayvan Çeşitliliği, Sargun (Tont) hocanın açtığı Ekoloji, Meryem (Beklioğlu) hocanın açtığı Tatlısu Ekolojisi gibi dersler çok ilgimi çekti. Son sene istediğim dersleri alabilince not ortalamam hemen yükseldi, dersler de keyifli geçmeye başladı. Sonra Can hoca ile çalışmak için kaldım yüksek lisansta.

Yüksek lisansta hangi konuda çalıştınız?

Düzlerçamı Milli Parkı'nda (Antalya) yabani olarak az sayıda kalmış alageyik popülâsyonunu çalışacaktık. Arazi çalışmalarında uzun süre geyik göremedik. Sonra ben bir burs kazandım, bir yıllığına Hindistan’a gittim. Orada etçillerin dışkısını çalışan bir araştırmacı vardı, dışkılara bakarak hayvanların beslenmesini, habitat (yaşam alanı) kullanımını, vs. anlayabiliyorsunuz.  Döndükten sonra tez çalışmamın konusunu etçillere çevirdik böylece.

Hindistan’da arazi tecrübesi edindiniz, Doğa Koruma Vakfı (Nature Conservation Foundation) ve Hindistan Yaban Hayat Enstitüsünde (Wildlife Institute of India) araştırmalarınızı yürüttünüz. Atlas dergisinde de yazılar yazdınız o dönem. Nasıl çalışmalar yaptınız, biraz bahseder misiniz?

Milli Eğitim Bakanlığı kültürel değişim programı adı altında çok değişik ülkelere burs veriyordu. Bir liste yayımlanmıştı, içinde Çin, Hindistan, İsrail gibi ülkeler vardı. Hindistan’ı ilginç buluyordum, Afrika’dan bir seçenek olsa onu da seçebilirdim ama kaplanlar, arazi çalışmaları ile ilgili şeyler duyduğum için Hindistan’ı ayrıca merak ediyordum. Bursu kazandım ve yüksek lisansı dondurup gittim. Hindistan’ın kendi listesi vardı, çalışabileceğim yerler için. Yazışmalar başladı ama uzun süre hiç haber gelmedi. Bürokrasi Türkiye’de bir birim ise, Hindistan’da yüz birim. Mart’ta başvurmuştum, Temmuz gibi mektup geldi, enstitü kabul etmiş, Ağustos’ta da orada olmam isteniyor! Apar topar gittim. Bir sene boyunca oradaki yüksek lisans öğrencilerinin arazi çalışmalarına katıldım. Enstitünün Hindistan’ın her tarafında araştırmaları ve arazi istasyonu vardı, çoğu milli parkını gezdim böylece. Derslere katıldım, bir yerde 3,5 ay kaldım, orada geyiklerle ilgili çalıştım, kesit (ing. transect) çalışmaları (y.n. bir bölgedeki organizma çeşitliliğini anlamak için belirli aralıklarla bölge işaretlenir ve örnek alınır) yaptık. O zaman fark ettim ki Düzlerçamı’nda geyik çalışmamız çok zor, çünkü hem az sayıdalar, hem de çok korkmuşlar, ortaya çıkmıyorlar. Sadece dışkı çalışma imkânımız vardı.

Dışkıdan analiz yapıyoruz dediniz, oradan geyik popülâsyonuna dair ne gibi bilgiler çıkabiliyor?

Yüksek lisans tezimde daha ziyade etçil dışkısı çalıştım, yediklerini anlayabiliyor, biyokimyasal analiz yapabiliyorsunuz. DNA’sına ulaşılabiliyor canlının. Hindistan’dan dönünce geyik çalışamayacağımı anladım; çünkü az sayıda olduklarından bilgi toplamak çok zor.

“Doğu Himalayalar’da kuşlar üzerine çalışmaya başladım.”

Yüksek lisans sonrası neler yaptınız?

Etçillerle ilgili tezimi tamamladıktan sonra tekrar gittim Hindistan’a. O ara evlendim enstitüden bir arkadaşımla. Beraber Doğu Himalayalar ile ilgili bir proje yazdık. Bangladeş körfezine çok yakın olduğu için inanılmaz yağmur alıyor, deniz seviyesinden bir anda Himalayalar yükseliyor, bundan dolayı da bütün nemi tutan bir yer. Öyle ki, 26 ° Kuzey enlemlerinde tropikal yağmur ormanı bulunabiliyor orada, Türkiye’nin güneyinde olduğunu düşünsenize! Ders kitabından fırlamış bir yer gibi, biyoçeşitlilik çok fazla. Mesela milli parkın birinde 680 tane kuş türü var, Türkiye’nin tamamında 460 civarında bu rakam. Eski eşim yılan, kurbağa gibi sürüngenlerle çalışıyordu, ben de kuşlar üzerine çalışmaya başladım. 

Çalıştığınız bölgeden biraz daha ayrıntı verir misiniz?

Doğu Himalayalar’ın olduğu yer Bangladeş’in doğusunda kalıyor, orada yaklaşık 9 eyalet var ve Hindistan anakarasından bağımsız, özerk bölgeler bunlar. Anakarada yaşayan Hintliler bile oraya özel izinle giriyorlardı, o da sadece ziyaret için, uzun süre kalmalarına izin yok. Çünkü orada bölgeye özgü topluluklar, kabileler var. Kültürel olarak da Burma’ya daha yakın bir yer. Biyolojik ve kültürel çeşitliliği korumak için sıkı kuralları vardı, dolayısıyla yabancıların girmesi daha da zor.

Bürokratik olarak zorlu bir süreçti sizin için, başka ne gibi zorluklar yaşadınız?

Çok uzun yazışmalar sonucunda zar zor girebildik, onun dışında para bulmak bir meseleydi. Doğa Koruma Vakfı bizi araştırmacı olarak aldı, projeyle çok ilgilendiler. Zaten o bölgede çalışan 1-2 araştırmacıları daha vardı.

Proje sadece kuş çeşitliliğini kayıt altına almak üzerine miydi, yoksa başka canlıları da çalıştınız mı?

Sürüngen, amfibi (hem kara hem suda yaşayan canlı) ve kuş çeşitliliğini çalıştık. Çok az kişi girebildiği için çok uzun zamandır çeşitliliği belgeleme anlamında bir şey yapılmamış, hangi türler orada dağılım gösteriyor, bilinmiyordu.

Orada araştırma yapma fikri bir anda mı gelişti, nasıl oldu?

Eski eşim yüksek lisans tezini o bölgede bir milli parkta yapmıştı ve oradaki tür dağılımlarıyla çok ilgileniyordu. Ben de orayı görmek için iyi bir fırsat olabileceğini düşündüm. Ama kuşçu değildim ben, kuş çalışmamıştım hiç. 6-7 ay boyunca Hint Yarımadası’nın Kuşları (ing. Birds of the Indian Subcontinent) kitabından satır satır kuşun kanadının şuradaki noktası, gagasının şu özelliği vs. diye öğrendim, türleri ayırt edebilmek için. 1200 kuş türü vardı, hiç kuş gözlemeden onları hep çalıştım kitaplardan. Kuramsal bilgiye sahip olduktan sonra nihayet kuş izlemeye çıkıp sonra da araziye gitmiştim. Sonra da aylarca elimizde dürbün.. Çok eğitici bir süreçti.  9 ay arazideydik, hiç dönmeden. 9 tane milli park gezdik, güzel bir çalışma çıkardık oradan.

Nerede konakladınız, hep çadırda mı kaldınız?

Çadır bile kurmuyorduk, çoğu zaman arazide yatıp kalkıyorduk. Her milli parkta neredeyse birer ay geçirdik. Hem para toplama, hem projeyi yazma, arazi süresi, hepsi çok uzun zamanımızı aldı.

Hindistan sonrası süreçte neler yaptınız?

Dönünce doktora tezi gibi bir şey çıktı ortaya. Çok fazla veri var, aylarca dönmemişiz, 9 aylık veriyi toparlamaya, mantıklı bir hale sokmaya çalıştık. Çok verimli ve güzel bir dönemdi. Eski eşim ABD’de doktoraya başladı, ben de gittim ve doktoraya başladım New Mexico Eyalet Üniversitesi’nde.

“Sadece kitaplar yoluyla biyolojiden zevk almak bana biraz zor gibi geliyor.”

Lisans ve yüksek lisansta biyoloji okuduktan ve yoğun arazi dönemlerinden sonra biraz alan değiştiriyor ve ekoloji ve evrimsel biyoloji konularının matematiksel modellemesi üzerine çalışmaya başlıyorsunuz. Bu nasıl oldu?

Arazi çalışması gerçekten çok keyifli, biyolojinin aslı orada dönüyor. Arazi şartlarını, biyoçeşitliliği görmeden, sadece kitaplar yoluyla biyolojiden zevk almak bana biraz zor gibi geliyor. Fakat şu da bir gerçek, kendinizi bir yere adamanız gerekiyor. Herhangi bir arazide sorduğunuz belirli bir soru için en az 5-10 sene durup veri toplamanız lazım. Kısa sürede sorulara cevap bulmak biraz güç. Arazi koşulları zor değil ama veri toplamak çok zor. Bir yerde o kadar uzun süre kalmayı istemedim, dolayısıyla tecrübemi kullanarak daha genel sorulara cevap bulabilmeyi istedim. Şu anda beni heyecanlandıran soruların çoğu arazi dönemlerime dayanıyor. Neden bu kadar tür çeşitliliği var sorusu ile türleşme çalışmaya başladım.

ABD’de özellikle New Mexico Eyalet Üniversitesi’nde (NMSU) doktora yapmayı neden istediniz?

Öncelikle bir konu seçmem gerekiyordu, o zaman hala tropikal ormanda kuşlarla çalışıyordum. Soru seçmem biraz zaman aldı, sonra türleşme çalışmak istediğime karar verdim ve bu alanda çalışan hocaları buldum. Benim hocam (Daniel Howard) NMSU’da çalışıyordu, çok makale yayımlamış, alanında bilinen biriydi. Türleşme konusunda çok araştırmalar yapmış, 1800’lerden beri bu alanda yapılan araştırma ve makaleleri okumuş, engin bir bilgisi vardı. Kabul edince onun yanına gittim. Beni çok serbest bıraktı, modelleme çalışmam için destekledi. Oradayken matematik bölümünde de yan dal yaptım, bölüm de çok destek oldu dersleri alabilmem, şartları sağlayabilmem için. Her şey çok denk geldi aslında.

Farkettiğim bir şey var, disiplinler arası çalışmışsınız hep, biyoloji var, matematik var, arazi çalışmaları ve ekoloji var. Türkiye’deki biyoloji eğitimi ise belki daha çok ezber ağırlıklı ve birçok öğrenci o yüzden uzaklaşıyor biyolojiden. Sizce biyoloji eğitimi Türkiye’de nasıl verilmeli?

O konu gerçekten sıkıntılı. Lisede seçmeli olan biyoloji dersini ezbere dayalı olduğu ve belki sadece tür listesi, sınıflandırması düzeyinde kaldığı için seçmemiştim, heyecan vermiyordu. Eğitim anlayışımızda değişiklik gerekiyor. Ben lisanstan mezun olurken de, ‘tamam ya her şey bulunmuş, her şeyi biliyoruz’ hissi vardı. O kadar çok bilgi var ki derste peşi sıra yüklenen. Bu bilgilerin sentezlemesi yapılmadığı gibi, bilmediğimiz şu kadar da şey var diye hiç söylenmiyordu. Zaten sistem de bilginin sana verilmesine, senin de onu hocaya geri vermene dayalı.

Ama bilgiyi analiz etme, başka çalışmalarla birleştirme, beyin fırtınası yapma gibi şeyler yok, öyle değil mi?

Bir de heyecan yok, bilinmeyenler de var, bunları da siz araştırın, bulun gibi bir söylem yok. Alan da veren de memnun, mezun oluyoruz böylelikle. Hâlbuki bilim dünyasında ne çeşitli tartışmalar var, belki bildiklerimizi çok alaşağı edecek şeyler değil ama bir heyecan var; fakat bu tartışmalar eğitimimize hiç yansımıyor. Dolayısıyla mezun olurken ansiklopedik bilgideki zaten bilinen şeyleri alıp geri verebiliyorsan notunu alıyorsun, yoksa alamıyorsun.

Mesela Hindistan’a dönecek olursak, oradaki çalışmalar sizi heyecanlandırmıştı, yeni türler de keşfetmiştiniz değil mi?

Evet, zaten ılıman bir iklimden giden bir insan için tropikal bölge çok heyecanlı.  Arazide çalışırken de fark ediyorsunuz, temelde tür sayısından dağılımına bilmediğimiz ne çok şey var ve sürekli yeni türler bulunuyor. Yeni tür bulmayı aklım almamıştı, bilmiyor muyuz zaten diye düşünmüştüm. Oysa gidilmeyen bir sürü yer var, belki milyonlarca tür var kayıt altına alınmamış. Dolayısıyla işin aktifliğini orada öğrendim.

Çalıştığınız o bölgeler tropikal de olduğu için biyoçeşitliliğin yoğun olduğu, sıcak noktalar. Peki, yaptığınız çalışmalar biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik milli park yönetmeliklerinde bir değişime aracı oldu mu? Yoksa zaten korunuyor muydu o bölge?

Belli yerler milli park ilan edilmiş, bunun en önemli sebebi de oradaki kaplan popülâsyonunu korumanın amaçlanması. Mantıklı bir koruma yöntemi geliştirebilmek için bilgiye ihtiyaç var ve o bölgedeki tür çeşitliliği, dağılımı vs. önce de bahsettiğim gibi, çok da bilinmiyor. Bizim çalışmamız bilgi sağlayacağı için uzun vadede faydalı olacaktır muhtemelen. Makalesi yayımlanan bir çalışmamızda tek türe bağlı koruma yöntemlerini araştırmıştık. Çalışmamızdan koruma yöntemlerine yönelik ilginç sonuçlar çıkmıştı. Mesela büyük memelilerden sonra kuşların korunması ikinci plandadır, biz de sadece kuş çeşitliliğine bakarak amfibi ve sürüngenlerin dağılımını öngörebilir miyiz sorusunu sormuştuk; fakat çok da mümkün değil öngörmek. Dolayısıyla, birçok seviyede farklı grubu korumak lazım, kuşlar, memeliler, sürüngenler gibi. Çalıştığımız kurum Doğu Himalayalar’da çalışmalarına yıllarca devam etti. Bir arkadaşımız (Aparajita Datta) da orada boynuzgaga (bir kuş çeşidi, lat. Bucerotidae) çalışıyordu, geçen hafta İngiltere’nin en prestijli çevre ödüllerinden olan Whitley Ödülünü aldı, Çağan Şekercioğlu da aynı vakfın prestijli 20. yıl özel altın ödülünü aldı.

Türkiye’de ise milli parklarda, koruma alanlarında baraj yapılıyor, ormansızlaştırma söz konusu. Eldeki bilimsel bilgiler belki görmezden geliniyor. Mesela Aras sulak alanında 241 kuş çeşidi var, Türkiye’deki kuş çeşitliliğinin yarısı orada. Buna rağmen oraya baraj yapılması söz konusu ve bu konuda bir sürü kampanya olduğu halde bilimsel veriler göz ardı edilebiliyor. Sizce bilimsel bilgi koruma alanlarındaki karar verme mekanizmalarına ne kadar dâhil?

Koruma adı altında biraz trajik bir durumdayız. Bilimsel bilgi çok kullanılmıyor ama bu kişisel özveriyle duyurmaya çalışmaya bağlı. Örneğin Çağan Şekercioğlu change.org’da imza kampanyası başlattı Aras kuş cennetine baraj yapılmaması için, Türkiye’de sürekli lobi yapıyor, insanlara bölgeyi anlatmaya çalışıyor. Onun liderliğinde Kars’ta KuzeyDoğa Derneğinin çalışmaları yürüyor, ya da mesela Doğa Koruma Merkezinin çalışmaları, bunlar hep kişisel düzeyde duyurmaya dayanıyor.

“Yaptığınız şeylerin bedeli olduğunu Hindistan’da hemen, birebir görebiliyorsunuz.”

2000’lerin başında Atlas dergisinde o dönem yaptığınız çalışmaları yazdınız, aslında araştırmalarınızı anlatmayı da seviyorsunuz. Neler yazdınız?

Aslında Atlas’ta çalışan, SAT’tan arkadaşımın (Gökhan Tan) desteği ile oldu orada yazmam. Aynı zamanda o Amatör Fotoğrafçılar Topluluğu (AFT)’ndaydı, çok fotoğraf çekiyordu. Beni çok destekledi, ‘çok farklı yerlere gidiyorsun, mutlaka bir şeyler yaz getir’ dedi. İlk gittiğim arazi döneminde 9 aylık süre çok yoğun geçti, biraz fotoğraf çektim ama daha çok veri toplamaya odaklandım, araştırma sürecine. Geri döndüğümde fotoğrafları Gökhan’a gösterdim, beğendi ama ‘yetmez, daha çok çekmek lazım’ dedi. Bu sefer Atlas’ın yardımıyla o bölgeye sadece fotoğraf çekmek için bir daha gittim bir ay süreyle. Tabi, oraya ulaşmak da biraz uzun, dört gün sürüyor, dönüş de öyle. Bir de Güney Hindistan’a gittim arkadaşlarımın yanına, orada da fotoğraflar çektim. İki konu çıkardım böylece Atlas’ta. Anlatacak çok hikâye var, orada insan baskısını gerçekten görüyorsunuz. Hindistan’ın yüzey alanı Türkiye’nin yaklaşık dört katı, nüfusu ise on katından fazla. İçtiğimiz çayların bir kısmı oradan geliyor, bütün çay bahçeleri yağmur ormanlarının dibine dayanmış, daha çok çay, kahve üretmek için ormanlar kesiliyor. Yaptığımız şeylerin bedeli olduğunu orada hemen, birebir görebiliyorsunuz. Dolayısıyla onları anlatmak için iyi bir fırsattı. Atlas beni destekledi, ben de çok heyecanlı yazdım o yazıları.

Şimdi yaptığınız modelleme çalışmalarını muhakkak ki makale olarak yayımlıyorsunuz ama basite indirgeyerek anlatmak, onları da yazmak gibi bir isteğiniz oluyor mu?

Özellikle yurtdışındayken çok da fırsatım olmadı açıkçası. Tabi, SAT’tan arkadaşlarım ve ABD’de okur ve çalışırken tanıştığım evrim ve ekoloji çalışan bir grup insanla beraber bazen ‘hadi şu dergiye yazalım’ diye birbirimizi yönlendiriyoruz, herkes kendi konusunda yazıyor. NTV Bilim’e yazı yazdık iki kere, türleşme ve çeşitlilik ile ilgili. Uzun zaman oldu son makale çıkalı ama fırsat oldukça yazmayı seviyorum.

Araştırmalarınızı yayımlarken, daha önce çalıştığınız kişi ve kurumlarla irtibatta mısınız? Akademik yaşamınızda işbirliğine ne kadar önem veriyorsunuz?

Doktoradan çıkaramadığım, yazamadığım iki bölüm var hâlâ. Matematik bölümündeki hocalarla arada yazışıyoruz, tekrar gözden geçirelim diye. Doktora sonrası danışmanıma da sorularımı sürekli sorabiliyorum. Ben ders vermekten fırsat bulduğumda, ortak çalışabileceğimiz bir konu var, ona başlayacağız. Dolayısıyla iletişimim devam ediyor.

Şu anda Adaptasyon & Türleşme, Evrim dersleri veriyorsunuz. ODTÜ’de bu dersleri vermeye ne zaman başladınız? Başka verdiğiniz dersler var mı?

Lisans düzeyinde bir modelleme dersi ve ekoloji dersi açmıştım daha önceki dönemde. ODTÜ’ye 2011’de döndüm. O da çok rastlantısal oldu. Ziyarete gelmiştim, Ankara’ya her geldiğimde ODTÜ’ye, Can hocanın yanına muhakkak uğrardım. Meryem hoca ile karşılaştık, doktora sonrası araştırma yapıyordum o dönem ABD’de. ‘Geri gel, seni ODTÜ’ye alalım’ dedi. ODTÜ çağırırsa gelebilirim, dedim bunun üzerine. Çağırdılar ve ben de geldim. Türkiye’ye dönmeyi düşünüyordum, ABD çok uzak olduğu için. ODTÜ’de çalışmayı istiyordum dönünce de ama benim çalıştığım türleşme, modelleme gibi konular moleküler olmadığı ya da laboratuar içermediği için ilgilenmezler diye düşünmüştüm.  Ama ilgilendiler, kadro açığı da olunca her şey çok denk geldi.

ABD’deki ödenekleri, araştırma imkânlarını Türkiye ile özellikle ODTÜ ile karşılaştırınca neler söyleyebilirsiniz?

ABD’de akademi zor, çok rekabetçi olmak, sürekli yeni bir şeyler üretmek durumundasınız, baskı çok fazla. Bir sürü ödenek almak lazım, yılda çok sayıda makale çıkarmak lazım. Türkiye’deki durum daha az rekabetçi diyebiliriz, tabi burada da makale çıkarmak gerekiyor. Türkiye’deki sıkıntı ders yükünün çok fazla olması. Hocaların başı derslerle o kadar dolu ki, araştırmaya kalan zaman hakikaten çok az. ABD’de mesela hocaların ders yükü yılda bir derse inebiliyor. Para buldukları zaman ders vermeme hakkı satın alabiliyorlar. Kendi konularında yılda bir ya da iki kez açtıkları dersler de yüksek lisans seviyesinde. Bu yüzden her şeyi takip edebiliyor, rekabetçi olabiliyor, işbirliği yapabiliyorlar. Burada ise kimsenin vakti yok, ders hazırlıyor, derse giriyor, öğrencilerle ilgileniyorsun vs. Baskılar çok farklı burada, tabi fon da az. Avrupa’dan iyi ödenek almak için, çok rekabetçi olmanız gerekiyor, o zaman da hiç özel hayatınız kalmıyor.

Akademinin iyileştirilmesi, odak ve zamanın araştırmaya ayrılabilmesi için çözüm önerileriniz var mı?

Ders yükünün kesinlikle azaltılması lazım. ABD’de bunun önüne geçmelerinin sebebi, yardımcı öğretim görevlilerinin (ing. adjunct faculty) olması. Doktoralarını almış ama araştırma yapmayan hocalar var, lisans derslerinin çoğunu onlar veriyor. Yani ders veren ve araştırmacı ayrımı var orada. Burada da bunun yerleşmesi gerekiyor. Şu da var, ABD’de lisans sonrası (yüksek lisans, doktora) eğitime gelenler o konuda zaten ilerlemek isteyen, ilgili, çalışkan ve projeyi kendi yürütebilecek düzeyde olan öğrenciler. Türkiye’de ise iş bulamayınca ya da askere gitmemek için bari yüksek lisans yapayım gibi düşünenler çok. İlgili olan, alanında bir şeyler yapmak isteyen öğrenciler çok az, onlarla bir şeyler yapmak heyecanlı zaten. Ama mesela 20 öğrenciden bir tanesi ilgiliyse, sen yirmisi için de çaba harcamak zorundasın. Dolayısıyla akademisyenlerinin enerjisinin çoğu harcanıyor.

Şu anda kaç öğrenciniz var ve hangi konularda çalışıyorsunuz?

Şu anda 4 öğrencim var, genel olarak türleşme çalışıyoruz. 3’ü yeni başladı. Bir öğrencimle epey ilerledik. Eşeysel seçilim tür sayısını, türleşmeyi etkileyen faktörlerden biri. Yeni bir hipoteze göre, dişileri renkli olan türler renkleri sayesinde çiftleşme şanslarının yanı sıra belki yeni yaşam alanları (habitat) açıyor olabilir. Bu aslında erkekler için bilinen bir şey, mesela erkekleri renkli, dişileri renksiz türlere bakınca onların daha geniş alanda yaşadığını görebiliyorsunuz. Belki bir süre sonra dişilerde de renkliliğin arttığını öne sürebiliriz bu yüzden. Onunla ilgili birkaç kuş grubunda örüntü analizine (ing. pattern analysis) baktık. İlginç sonuçlar çıktı, bir ay içinde bitirmeyi umuyoruz. Diğer üç kişiyle daha ziyade konu ve soru düşünme aşamasındayız.

Daha sonraki süreçte Türkiye dışında kısa ya da uzun dönemli çalışmayı düşünüyor musunuz?

Kısa dönemli bir yerlere gitmek çok iyi olur. Burada ders yükünde kayboluyor insan. 6-7 yılda bir araştırma ve seyahat izni (ing. sabbatical) veriliyor öğretim üyelerine, onları mutlaka değerlendiririm. Yurtdışından birilerini getirtip işbirliğine de başlayabiliriz ama uzun süreli olarak ODTÜ’den gitmeyi pek düşünmedim.

Verdiğiniz derslerden biri de evrim. ODTÜ Biyoloji ve Genetik topluluğu (Biyogen)’nun bünyesinde de Evrim ağacı ile çok fazla kişiye ulaşılıyor, bilimsel bilgiler çok güzel ve popüler bir şekilde aktarılıyor, yani aslında bilimsel düzeyde evrimi anlatmakta çok da geri kalmış değiliz. Siz Türkiye’de evrimin, evrimsel biyolojinin öğretilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda açıkçası çok tecrübeli değilim, Aykut (Kence) hocanın daha çok tecrübesi var, öğrencilerle ve Türkiye’de evrim eğitimi üzerine. Ama tabi ki basında olan şeyleri sürekli görüyoruz. Öte yandan Evrimi Anlamak sitesi de var, Evrim Çalışkanlarının Understanding Evolution sitesinden çevirdiği.  Yani evrimi anlatmaya yönelik güzel çalışmalar var.

“Biyoloji ile ilgilenen öğrenciler açık sorular olduğunu bilsinler.”

Laboratuarınıza başvurmak isteyebilecek öğrencilere neler söylemek istersiniz?

Dört öğrenci alabileceğim maksimum sayı. Evrim konusunda modelleme yapmak isteyen kişilere kapım her zaman açık. Biraz matematik, biraz bilgisayardan anlamaları lazım. Yani ya matematiksel çözeceğiz, ya oturup kod yazmamız gerekecek. Bu konuda ilgili olanlar bana yazabilir.

Lisans sonrası programlara başvurmak biraz sancılı bir süreç. Akademik ilerlemek isteyen öğrencilere tavsiyeleriniz var mı?

Gerçekten yapmak istiyorlarsa zor bir şey yok, yapabilirler. Bu süreç sancılı olsa da biraz girişken ve yırtıcı olmaları gerekiyor. Bunu göze aldıkları ve biraz zaman ayırdıkları sürece kabul edilmemeleri için bir sebep yok. Tavsiye edebileceğim şey, bir konu bulmaları. Alanı daraltmak gerekiyor. Daha sonra ilgilendikleri konu ile ilgili teknik bir şeyler okumaları, alanda neler olmuş bakmaları gerekiyor, mesela 2013 itibariyle kimler bu konuda bir şeyler çalışıyor, bunu bulduktan sonra o kişilerle iletişim kurabilirsiniz. Motivasyonunuzu gösterecek, konuyla ilgilendiğinizi belirten şeyler yazarak hocayı biraz heyecanlandırmak gerekiyor. İlgili olduğunuz zaman bunlar zaten olacaktır.

Okuyucularımıza biyoloji ile ilgili, bilim yapmak üzerine söylemek istediğiniz son birkaç şey var mı?

Biyolojide hala açık çok soru var. Her şey bitmiş, kitaplar kapanmış değil. Son yıllarda çok fazla veri toplandı. Biyoloji artık verilerin sınırladığı bir bilim dalı olmaktan çıktı, verimiz var ama artık yapmamız gereken olayları sentezlemek. İnsanlarla konuşmak önemli, onlar ne yapıyor, ben nasıl katkıda bulunabilirim, benim konumla nasıl ilgili diğer çalışmalar diye sormak ve işbirliği yapmak önemli. İnsanlarla konuşmaya devam etsinler ve açık sorular olduğunu bilsinler. Hiçbir şey kapanmış değil, yapacak çok iş var.

Çok teşekkür ediyorum hocam.

Ben teşekkür ederim.

1 yorum

Yorum yap

+ Leave a Comment