Genler ve Çevre üzerine “Nature via Nurture”

Matt Ridley’in ‘Nature via Nurture’ (Yetişme ve Doğa) kitabı süregitmekte olan ‘Nature versus Nurture’ (Yetişmeye karşı Doğa) tartışmalarına nokta koyup, tartışmayı yeni bir söylemde başlatmayı başarmış bir kitap. Doğa burada kalıtıma atıfta bulunurken, yetişme ise çevresel etmenlerle ilgili bir kavram. Ridley’e göre artık, genler insan davranışını nasıl şekillendirir ya da davranışlar genleri nasıl etkiler sorularını tartışmak yerine çevresel etmenler ve genlerin etkileşimini sorgulamak gerekiyor.  Kitap bu bağlamda, dilin evrimi, genler ve çevre, kültürün evrimi, insana giden evrimsel süreç, kadın ve erkekler arasındaki farkların sebepleri, hastalıkların kökeni ana başlıklarında on bölümde okuyucuya çeşitli bakış açıları sunuyor.

Kitapta insanı insan yapan unsurlar üzerine bölümler var. Alet yapma yeteneği insanı tek başına tanımlayabilen bir unsur değil, şöyle ki insan alet yapabilen tek canlı değil, düz çubukla kavanozdaki yiyeceği alamayınca çubuğu büken, yaprağa şekil verip onunla su içen şempanzeler var örneğin. Leakey şöyle diyor: Biz şimdi ya aracı, insanı yeniden tanımlamalıyız ya da şempanzeleri insan olarak kabul etmeliyiz. İnsan, kültürü olan tek canlı da değil. Kültür aktarımı maymunlar arasında da var. Batı Afrika’daki Tai Ormanları'ndaki şempanzelerin yavrularına bir fındığı çekiç ya da taş ile nasıl kıracaklarını öğretmeleri ve bunun nesiller boyunca gözlenmesi de kültürün aktarımına bir örnek teşkil ediyor. Öte yandan ünlü dilbilimci Noam Chomsky’nin ‘Zihin Kuramı’ şempanzelerde yok, mesela şempanzeler diğerlerinin ne düşündüğünü hayal edemezler. Kitapta ayrıntısı çok verilmemiş olmakla beraber bunun tersini söyleyen araştırmalar da var. İnsanları diğer canlılardan ayıracak birkaç özellik olarak taklit yeteneği, konuşması ve çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi sayabiliriz.  Tabi burada, şempanzeler ve insanlar arasındaki farkın farklı genlerden değil, 30.000 aynı gen setinin farklı sıra ve düzende kullanılmasından kaynaklandığını belirtmekte fayda var. 

Homo Sapiens ile dilin gelişmesinin çeşitli sebepleri şöyle sunuluyor kitapta: Primatlardan insana geçiş sürecinde, ayağa kalkma ile beraber ellerin boşta kalması ile işaret dili ortaya çıkıyor. Konuşurken ellerimizi sıkça kullanmamız, jest ve mimiklerin de konuşmaya dâhil olması buradan geliyor. Bir diğer görüşe göre, hayvanlardaki tımarlamanın (ing. grooming) yerini daha az uğraş gerektiren ‘sosyal ağ’ tımarlamanın alması gerekiyordu, bu da dil olarak ortaya çıktı. Bir çocuğun dil öğrenebilmesi için içsel (ing. instinctive) kurallara sahip olması gerekiyor. İçsel şu demek: doğuştan gelen, bir uyarıcıya karşı tepki verebilen davranış demeti, yani içgüdü.

Kitapta türler içindeki iş bölümünün evrimsel sürecinde de ışık tutuluyor. Ateşin bulunması ile yiyeceğin pişirilmesi mümkün oldu. Çiğnemeye ihtiyaç böylece azaldı. 1.9 milyon yıl önce modern insanın atalarının dişleri kısalırken et dişinin boyu ise arttı. Pişirmek yiyecek toplamayı gerektirdiğinden gruplar arasında yiyecek alınımı arttı. Erkeklerin gövdesi dişilerinkinden büyük olduğundan dişiler strateji geliştirmeye başladı, erkekle ilişki kurması, erkeklerin başka erkeklerle rekabetinin azalması ve boyutunun da gitgide küçülmesi dişilerin stratejilerini takip eden süreçler oldu. Psikoloji ve fizik konusunun tartışıldığı bölümde ise kadınların daha çok psikolojik boyutla, erkeklerin ise fiziksel kısımla ilgilendiğini belirtiyor Ridley. Otizm mesela, yüzdece erkeklerde daha fazla görülüyor.  Beynin maskülenleşmesi (testesteron hormonu salgısı ile) çok fazla otistik çocuklarda. Empati kuramıyor, gözgöze gelemiyorlar (psikolojik kısımda aksaklıklar). Öte yandan fiziksel objelere ve mekanik şeylere ilgi duyuyorlar (fiziksel kısım).

Hastalıkların anlatıldığı bölüm oldukça çarpıcı. Örneğin, şizofreniye dair birçok araştırmadan bahsedilmiş. Alzheimer ve Huntington hastalıklarında olduğu gibi beynin dejenerasyonu yaratmıyor hastalığı şizofrenide. Buradaki durum beynin gelişiminin hasar görmesinde yatıyor. Beyindeki dopamin fazlalığı hastalık sebeplerinden birini oluşturuyor. Dopamin seviyesi çevresel bir uyaran, yiyecek ya da ilaçla değiştirilebilir; fakat beynin belirli bölgelerinde ne kadar dopaminin emileceği reseptörlere bağlı, bu da dopamin reseptörüne bağlı olarak şizofreninin genetik temelli bir hastalık olduğunu öne sürüyor. Şizofreninin bir diğer sebebi olarak herv (İnsan endojen retrovirüsü) virüsü gösteriliyor. Eğer fetüs gebeliğin 4 ila 6. aylarında bu virüs tarafından kontamine olursa beynin düzgün gelişimi engellenebilir, bu da yetişkinlik döneminde şizofreniye yol açabilir. Başka bir sebep olarak gelişimsel (gen ve çevrenin etkileşimi ile) süreçte bir gen gösterilmiş. Fetüs gelişiminde sinir göçümünde görevli reelin geninin (RELN) daha az okunması/anlatımı/proteine çevrilmesi şizofreni, bipolar depresyon, otizm gibi hastalıklarla ilişkilendiriliyor. Daha az reelin proteini üretilmesi ise DNA’da meydana gelen epigenetik değişiklikler, gende oluşan mutasyon ya da doğum öncesi viral enfeksiyon gibi gen ve çevrenin etkileşimi sonucu ortaya çıkabiliyor. Ridley çok ilginç bir soru yöneltiyor okuyucuya: Eğer şizofren kişiler çok yaşamıyorsa, neden hastalığın genetik mutasyonları yok olmadı ve hastalık hala görülüyor? Sorunun cevabı ise oldukça ilginç: Bu hastalık bilim insanları, dinsel liderler, liderlerin yetiştiği başarılı ve zeki ailelerde çok görülüyor, bu da uçurum etkisini (ing. cliff effect) getiriyor beraberinde. Yani aslında farklı genlerdeki mutasyonlar yararlı, sadece hepsi bir kişide toplanınca ya da çok fazla evrilince bir felaket oluşturuyorlar.

Bütün bu süreçleri anlayabilmek için gerekli olan ise öncelikle genleri anlayabilmek. Bunun için de, gelin biraz genleri tanımlamak için kullandığımız bütün imgeleri silelim. Yeni bir sayfa açalım mümkünse.

Genler, insanın öğrenmesi, hatırlaması, taklit etmesi, kültür edinmesi ve içgüdüyü davranışa dönüştürmesi için gerekli. Genler kukla değil, prototip de değil. Üstelik sanılanın aksine, sadece kalıtımın taşıyıcısı da değiller.  Hayat boyunca aktifler, birbirlerini açıp kapatan elektrik devreler gibi düşünebiliriz genleri. Çevreyle etkileşim halindedirler. Vücut ve rahmin yapılanmasını yönlendirdikleri gibi tecrübeye bağlı olarak bütün yaptıklarını bozabilirler de.  Hareketlerimizin hem sebebi hem de sonucudurlar.

Nature via Nurture, şu cümlelerle sona eriyor: ‘Nature versus nurture is dead. Long live nature via nurture’ (Yetişmeye karşı doğa öldü. Yaşasın yetişme yoluyla doğa!). Genler ve çevrenin etkileşiminden yola çıkarak evrimsel süreçlere doğru zihin açıcı 326 sayfalık bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız, Matt Ridley’i bu yolculuğun kaptanı ilan etmeli. Keyifli okumalar!

Kaynakça:  Ridley, M. (2003) Nature via Nurture: Genes, Experience, & What Makes Us Human. Harper Collins. ISBN 0-00-200663-4

+ Yorum bulunmuyor

Yorum yap