Depresyon, travma ve genler

Genler saçımızın, tenimizin rengini belirliyor, boyumuzu, hastalıklara yatkınlığımızı da. Peki ya davranışlarımızı? Davranışlarımızın ne kadarı genetik, ne kadarı çevresel faktörlerle belirleniyor, hiç merak ettiniz mi? Depresyona yatkınlık, alkolizm, bağımlılık, travma sonrası sendromlar. Hepsinde de genetik etmenler rol oynuyor, hem de azımsanmayacak kadar.
 
Çocuk yaşta istismar, işkence, tecavüz ve taciz, insan psikolojisinde derin yaralar açacak tecrübelerden yalnızca bir kaçı. Peki nasıl oluyor da bazı insanlar yaşadıklarının üstesinden daha kolay gelirken bazıları yıllar boyu depresyondan çıkamıyor? Tepkilerimiz yoğunluğu neye göre şekilleniyor?

Travmatik olayarın genetik etkilerini araştıran bilim insanları tam da bu sorulara cevap arıyorlar. Ve oldukça ilginç cevaplar sunuyorlar. Örneğin fareler üzerinde yapılan bir araştırma gösteriyor ki erken yaşta istismar, ilgi ve sevgi eksikliği farede beyindeki depresyonla ilgili bir nörotrofik faktörün metillenme seviyesini artırıyor. Bu da o faktörün daha az üretilmesine sebep oluyor. Böylece kötü muamele görmüş yavru fareler sorunlu bireylere dönüşüyorlar. İşin ilginç yanı bu farelerin çocuklarında da bu epigenetik (DNA dizisinde olmayan hücredeki kalıtımsal değişiklikler)değişiklik  görülüyor. Bu demektir ki çocuğa kötü muamele zincirleme bir değişimi tetikliyor. Peki bu gözlemler sadece farelere mi özgü?

İnsanlar üzerinde yapılan pek çok araştırma orta koyuyor ki insanlar da travmatik olaylara hücresel düzeyde farelere benzer tepkiler veriyorlar.  Bu tarz tecrübeler insanlarda genelde psikiyatrik anormalliklere sebebiyet veriyor. Örneğin Amerika’dan Profesör Kerry Ressler ve ekibi post travmatik stres bozukluğu olan bireylerin tüm genlerinde metillenme seviyelerinin normale göre daha yüksek olduğunu gösterdi. Büyük farklılık gösteren genlerin çoğunluğu bağışıklık sitemiyle ilgili. Bu da stres, depresyon gibi etkenlerin nasıl bağışıklık sistemimizi zayıflatıp bizi hastalıklara (örneğin kanser) daha açık yaptığı konusunda bize bir fikir verebilir.

Hollanda, Leiden’dan Marinus van IJzendoorn’un grubu ise travmanın serotonin iletimini sağlayan bir gen üzerindeki etkisine odaklanmış. Serotonini kısaca mutluluk hormonu diye tanımlayabiliriz, hani çikolatada bulunandan. Serotoninin sinir hücreleri arasında iletimi sağlıklı bir ruh hali açısından büyük önem teşkil ediyor. Grubun odaklandığı serotonin iletiminden sorumlu genin normalinin boyu uzunken daha kısa olan mutant gen daha az üretilebiliyor. Serotonin iletimi azalmış bu kişilerde depresyona, travma sonrası strese ve alkolizme fazladan yatkınlık gözlemlenmiş. Aynı şekilde normal geni bulunup çocuk yaşta travma yaşayan bireylerde de bu genin aktivitesinde metillenme nedenli bir düşüş yaşanıyor. Böylece travma yaşamış bireylerde de uzun dönemli serotonin iletim bozukluğu oluşuyor. Bilim inanları travmatik deneyimlerin uzun dönemli psikiyatrik sorunlara yol açmasının bu şekilde açıklanabileceğine inanıyorlar.

Travmanın depresyona sürüklemesinin bir başka moleküler düzeyde açıklaması ise geçtiğimiz aylarda Almanya Max Planck Enstitütü’sünden Elisabeth Binder’in araştırma grubundan geldi. Beynin hipokampüs bölgesindeki glukokortikoid kompleksi stres sonrasında vücut fizyolojisinin normale dönmesinden sorumlu. Travma sonrası sendromlarının nedeni genelde bu çözülmemiş stres halleri oluyor. Çoçuk yaşta yaşanan travmatik olaylar bu kompleksin mutant bir genine sahip bireylerinde uzun dönemli olarak kompleksin aktivitesini azaltıyor. Dolayısıyla travma yaşayan bu bireylerin vücutları onları strese sokan olaylar sonrasında normale dönememeye başlıyor. Yani strese girmek değil stresten çıkamamak bireydeki uzun dönemli psikiyatrik sorunların kaynağının başında geliyor.

Travma sonrası sendromlarını belirlemenin yolu kişiye yaşadıklarını tarif etmesini istemekten geçiyor. Eğer kişi olayları anlatırken duraksıyor, zorlanıyorsa, o zamanki stresini hala o günkü yoğunlukta hissetmeye devam ediyorsa birey için bu olay hala travma niteliğindedir. Travma çözümlemeleriyle ilgili yazılmış önemli bir kitabında nörobiyolog ve terapist Peter Levine (kitabın İngilizce adı: In an unspoken voice) bir hastasına travmatik bir anını tekrar yaşatırken koşma hareketleri yaparak hastanın stresini atmasını sağlıyor. Böylece hasta travmasının etkilerini azaltıyor. Levine’e göre normal olanı travmatik olaylara koşarak tepki vermek. Örneğin korktuğumuzda kaçmak gibi. Ve bunun yerine yerimizde kalakaldığımızda vücudumuzdaki stresi atamıyoruz, bu yüzden bize o anı hatırlatan tüm olaylarda aynı şiddetli stres vücudumuza geri dönüyor. Bu da uzun süreli psikiyatrik sorunlara neden olabiliyor. Yazar bahsetmese de stresi atan glukortikoid kompleks ile kendi yazdıkları arasında bir bağlantı kurmak zor değil. Her iki araştırmanın da vurguladığı nokta stresi vücuttan atmak. Yoksa travmanın etkisi epigenetik değişikliklerle kalıcı hale geliyor ve bu da bağımlılık, alkolizm depresyon gibi pek çok psikiyatrik bozukluğu tetikliyor.
 

Kaynakça:

van I.M.H., Caspers K., Bakermans-Kranenburg M.J., Beach S.R., Philibert R. Methylation matters: interaction between methylation density and serotonin transporter genotype predicts unresolved loss or trauma. Biol. Psychiatry. 2010;68:405–407.

Klengel et al., Allele-specific FKBP5 DNA demethylation mediates gene–childhood trauma interactions, Nature Biotechnology

Mann JJ, Haghighi F., Genes and environment: multiple pathways to psychopathology., Biol Psychiatry. 2010 Sep 1;68(5):403-4. doi: 10.1016/j.biopsych.2010.07.006.

+ Yorum bulunmuyor

Yorum yap