Biyolojik Kaynaklar ve Korunan Alanlara dair

Ermenistan sınırındaki Akyaka köyünde KuzeyDoğa Derneği1 ekibi olarak yaptığımız bir arazi çalışmasından sonra restoranda soluklanırken, California State Üniversite’sinden Sean Anderson ‘Biyolojik Kaynaklar ve Korunan Alanlar’ temalı bir sunum yaptı ve ben de eşzamanlı çeviri yaptım. Bu yazımda, sunumda nelerden bahsettiğimizi anlatacağım size.

Biyolojik koruma alanlarının Amerikalılar tarafından algılanışını ‘insan etkisinin ekosistemi bozacak kadar içinde bulunmadığı el değmemiş yabani hayat’ olarak hayal edebiliriz. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN)’nin biyolojik kaynak tanımı da şöyle: Biyolojik çeşitliliğin, kültürel ya da doğal kaynakların yasal ya da başka etkili yollarla sürdürülebilirliği ve korunması için ayrılan kara ve/veya deniz alanı. Korunan alanlar için birçok uluslar arası birlik de mevcut, örneğin sulak alanların korunmasındaki Ramsar Birliği, UNESCO’nun Dünya Miras Komitesi, Biyoçeşitlilik Birliği (eng. Biodiversity convention) gibi. Öte yandan, 1992’de Rio de Janeiro’daki Dünya Zirvesi’nde Biyoçeşitlilik Birliği’nin imzalanmasında ABD, Somali, Irak ve Andorra gibi ülkeler yer almıyor. Anderson’a göre bunun sebebi ‘biyoteknoloji’. Bir ülkenin biyolojik kaynağının o ülkenin kendisine ait olduğu kanısı yerleşmiş olduğu için, örneğin Brezilya’daki bir zambak türünün alınarak başka bir ülkede ilaç yapılması suretiyle kullanılması veya Hindistan’daki pirinç türünün genetik olarak başka bir ülkede değiştirilmesi ve kullanılmasının yanlış olduğu, Birlik’te yer almayan ülkelerce bir sav olarak ortaya sunuluyor. Öte yandan biyoçeşitliliği ülkeler düzeyinde mi yoksa dünya genelinde bütün canlıların ortak paylaştığı kaynaklar olarak mı düşünmeliyiz?

Sunumda ayrıca koruma biyolojisi ile ilgilenen kişiler için yararlı kaynaklar da veriliyor, mesela Korunan Alanların Dünya Veritabanı2 web sitesinden kara ve deniz koruma alanlarına dair en kapsamlı ve küresel örneklere ulaşmak mümkün. Dünya üzerindeki kara alanlarının %5’i ve deniz alanlarının da %0.7’sinin korunduğu gibi çarpıcı bilgiler de bu sitede mevcut. Karasal alanların korunması 1920lerde başlarken deniz alanlarınınki ise 1970leri buluyor. Dünya genelinde deniz alanları pek de korunmuyor. Koruma alanları oluşturabilmek için teoride biyolojik belli sebepler var, ekosistemi korumak, biyoçeşitliliği korumak, belli türleri korumak gibi; fakat bunlar pratikte çok da ikna edici değil, bu nedenle kullanılmayan, ucuz bir alanın değerlendirilmesi, görsel güzellik sağlanması gibi ekonomik boyutu da olan sebepler işin içine girince bir bölgenin korunması daha da mümkün kılınıyor.

Peki, korunan alanlar statüsü gerçekten korumayı sağlıyor mu? Neyi koruyor veya koruduğumuzu sanıyoruz? Örneğin, milli parkların piknikçiler tarafından fütursuzca kullanılması, milli parklardaki hayvanların avlanması gibi durumların önüne geçebiliyor muyuz? Koruma kurallarının işlemediği ‘kâğıt üzerindeki park’ları engelleyebiliyor muyuz? Ya da Kuyucuk gölü bir Ramsar Alanı olmasına rağmen (bkz: Kuyucuk Gölü sulak alan restorasyon projesi)  oradaki yerel halk bölgeye artık giremeyeceğini ve hayvanını otlatamayacağını düşündüğünden, bu alanın statüsünü ne kadar umursuyor? Öte yandan, milli park tanımı kendi sınırları içinde belli bir kaynağı korumak için en etkili yol. En azından, açık, korunmayan bir alandaki kurt, ayı gibi hayvanları insanların avlaması daha kolayken, korunan bir alanda avlanma oranı düşüyor.

Bir bölgenin korunması uzun zaman gerektiriyor, üstelik yıllar içinde çalışmalar sekteye uğrayabilir, sonuç vermeyebilir. Fakat belli bir bölgede yapılan restorasyon çalışmaları, bölgeden biyoçeşitliliğe dair veriler toplanması, bu çalışmaların kaydedilmesi, o bölgenin korunması için çok önemli. Örneğin Iğdır’daki Aras sulak alanında kuş sayısı iki yıl boyunca aynı kalabilir, bölgenin korunması için yapılan çalışmalar kuş sayısını artırmaya sebep olmayabilir. Yine de kuş sayısının azalmaması için bu çalışmaların yapılması, bölgedeki ekolojik dengeyi sağlayabilmek açısından değerli ve önemli.

Restorasyon: Bir bölgenin restorasyonu, o bölgeyi doğal koşullarına getirmek, bozmadan onarmaktır. Örneğin, su rejimine yapılan müdahale, baraj ve kurutma çalışmaları sonucunda bir sulak alanın bozulmasını takiben eski haline getirilmesi için yapılan çalışmalara ‘sulak alan restorasyonu’ denir.

 

Referanslar

1- http://kuzeydoga.org/
2- http://www.wdpa.org/

Fotoğraf: Sean Anderson

+ Leave a Comment