Biyokültüre örnek: Kamboçya’nın Angkor tapınağı ve dev ağaçlar

Biyokültüre örnek: Kamboçya’nın Angkor tapınağı ve dev ağaçlar

Geçtiğimiz hafta Kamboçya’da, Tonle Sap nehri’nin güneyindeki Angkor tapınağını ziyaret ettim. Bu tapınak 1992’de Dünya Kültür Mirası ile koruma altına alınmış. İlk olarak Hindu, ardından Budist tapınağı olarak kullanılmış ve dünyanın en büyük tapınağı. 12. yüzyılda Khmer kralı Suryavarman II’nin emriyle inşa edilmesinden sonra çeşitli badireler atlatsa da (bkz. Kızıl Khmerler’in tapınaktaki heykelleri sökmesi) bu güne kadar korunagelmiş. Kulen dağlarından getirilmiş kumtaşları oyularak ve sebze karışımı ilavesiyle oldukça sağlam yapılar oluşturulmuş. Bu tapınakların içinde belki de en bilineni Kamboçya dili olan Khmerce’de tapınaklar şehri anlamına gelen Angkor Wat. Bu tapınak, Khmer mimarisinin klasik bir örneği ve Kamboçya’nın bayrağında da yerini bulmuş simgesi. Sütunlarda sizi Hindu ve Budist mitolojisinde su ve bulutlarda yaşadığına inanılan prensesler, yani Apsara’lar karşılıyor. Kral Suryavarman’ın ordusu ve tapınağın inşa edilişi de resmedilenler arasında.

Sütunlarda çeşitli figürler

Tapınakların hepsini tam anlamıyla gezmek 2-3 günü alacak gibi. Bense gördüğüm devasa ağaçlara değinmek istiyorum. Tıpkı sütunlara oyulmuş Apsara’lar gibi ağaçlar da yüzyıllardır her yeni günü selamlıyor. Tropiklere özgü pek çok ağaç mevcut, örneğin ipek pamuk ağacı (Ceiba pentandra), ve sadece Vietnam, Kamboçya, Laos ve Tayland’ın ormanlarında bulunan Dipterocarpus alatus. Gövdesindeki derin oyuklarıyla oldukça dikkat çekici bir ağaç da Tetrameles nudiflora. Tomb Raider filminin çekimlerinin yer aldığı Ta Prohm tapınağındaki ağaçların kökleri kayalar içinden kendine yol bulmuş.

Tapınaklarla bütünleşmiş ağaçlar

Dipterocarpus alatus ağacı

Peki bu ağaçlar bu güne kadar nasıl geldi? APSARA* Otoritesi ve UNESCO’nun ortak çalışmalarıyla korunan bu alan için bilim insanları tapınak ve bazıları 300 yaşlarındaki ağaçların bir arada korunması gerektiğini söylüyor.

Saygın akademik dergi PNAS’ta yayımlanmış bir çalışmaya göre biyolojik çeşitliliğin ve dil çeşitlerinin zengin olduğu yerler karşılaştırılıyor ve bu alanların %70’inin örtüştüğü ortaya çıkıyor (Gorenflo vd. 2012). Biyologlar biyolojik türlerin yıllık yokoluş hızının insan katkısıyla çok artmış olmasına işaret ederken, dilbilimciler de bu yüzyılın sonunda dünyadaki dillerin %50 ila %90’ının yok olacağını söylüyor. Doğrudan ya da dolaylı bir ilişki olsa da, kültürel zenginliğin korunmasının (veya kaybının) biyolojik çeşitliliğin ve doğal değerlerin sürekliliğine (veya azalmasına) bağlı olduğu bir gerçek.

Biyolojik ve kültürel çeşitliliğin bir arada korunmasına işaret eden bu örnek aklıma biyolog Ferdi Akarsu’nun turnalarla ilgili çalışmasını getiriyor. Türkiye’de yaptıkları araştırmalarda en fazla turnaya ev sahipliği yapan bölgenin Sivas ve çevresi olduğu belirleniyor. Fakat bu sadece bölgenin ekolojik ve coğrafi özelliklerinden kaynaklanmıyor. Bu bölgedeki Alevi kültürünün turnaları kutsal kabul etmesi ve onlara zarar vermemesi de turnaların yöredeki yoğun sayılarını açıklıyor. Turnalar ve biyokültüre dair Ferdi Akarsu ile yaptığımız röportajı Bilim.org’da okuma imkanınız olacak 🙂

Angkor’a dönecek olursak, tapınak olmasaydı da bu ağaçlar korunabilirler miydi? Bilinmez ama şimdiden sonraki koruma çalışmalarında biyokültürel odaklı yöntemler izlenmesi hem ağaçların hem de tapınakların geleceği açısından büyük önem taşıyor.

*APSARA: Siem Reap bölgesi ve Angkor’un koruma ve yönetiminden sorumlu otorite

Kaynakça:

  1. http://www.phnompenhpost.com/national/scientists-conserve-temple%E2%80%99s-iconic-trees
  2. Freeman, M. & Jacques, C. (1999). Ancient Angkor. London: Thames & Hudson
  3. Gorenflo LJ, Romaine S, Mittermeier RA ve Walker-Painemilla K (2012) Co-occurrence of linguistic and biological diversity in biodiversity hotspots and high biodiversity wilderness areas. Proceedings of the National Academy
  4. Doğa Derneği Turna Raporu http://www.dogadernegi.org/userfiles/Turna%20Raporu_doga%20dernegi_2013.pdf

+ Yorum bulunmuyor

Yorum yap