Anı yaşayabilmek ve “Metrodaki Kemancı”

Anı yaşayabilmek ve “Metrodaki Kemancı”

Gelişen teknoloji sayesinde artan ulaşım ve iletişim olanakları ve sürekli katlanarak artan bilgi üretimi sayesinde yaşamın hızı gittikçe artıyor. Yaşamın hızı arttıkça da kendimize, düşünmeye ve yaşamın güzelliklerini keşfetmeye ayırdığımız süre azalıyor.

Çoğumuz gündelik yaşantımızın gerektirdiği şeyleri yapmaktan ve yaşamın hızına yetişme kaygısından ötürü bugünümüzü, yani anı kaçırıyoruz ama bunun farkında bile olmuyoruz.

Örneğin öğrenciyseniz okul ve dersane, eğer çalışan birisiyseniz işiniz vaktinizi alıp götürüyor. Bu hızlı tempo sürüp giderken farketmediğiniz bir gerçeği tatil günlerinizde farkediyor musunuz?

Hobilerinizin olduğunuzu, normal günlerde vakit ayıramadığınız film izlemek, oyun oynamak, kitap okumak, gezmekten veya herhangi farklı bir şeyden aslında ne kadar hoşlandığınızı ama bunu gündelik yaşantınız sırasında unutmak durumunda kaldığınızı farkettiniz mi hiç?

Bu konuda Metrodaki Kemancı deneyinin konuyu anlatmak adına çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Aşağıdaki içerik Milliyet blog’tan alıntıdır.

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyanın en iyi müziğini çalarken önünde durup dinleyecek için 3 dakikamız dahi yoksa, hayatta başka neleri kaçırıyoruz acaba?

2 Comments

Yorum yap
  1. 1
    Ramazan Ünal

    Güneş bir sevgili gibi ısıtıyor içimi. Bir martının suya değen ayakları gibi vuruyor yüzüme ışığını; bir görünüyor bir görünmüyor. Aylardan Nisan. Gemiler daha hızlı geçiyor; ömrüm gibi… Takvime baktığımda biraz daha eskidiğimi fark ediyorum. Yorulduğum aşikâr. Balıklar gibi ürkeğim. Ama atılan her oltayı yem sanmıyorum.

    Her sabah hep aynı zil sesiyle uyanıyorum. Beni uyandıran şuh bir ses yok. Kahvaltıda ise hep aynı mönü. Peynir, zeytin, ekmek… Çay yok. Yerine bazen şeftali, bazen de vişne suyu. Masanın üzerine gazete seriyorum. Kolay oluyor; kahvaltı bitince katlayıp atıyorum. Gazetedeki eski haberleri okuyorum. Güzel haber yok. Bilgisayarımı açıp maillerimi okuyorum. Haber bültenleri, davetler, talepler, şikâyetler… Bir sabah ve her sabah “günaydın” yazan birisi yok. Telefonum çalıyor. “5 dakika sonra ararım” dediğim annem 3 gün sonra sitem ve hüzünle “nasıl olduğumu” soruyor. İyi olduğumu söylüyorum ama anlıyorum ki bende vefa yok.

    Ömrüm kan kaybediyor. İçim bir okyanusun coşuşu gibi dalgalı… Duyduğum en güzel ses her dalışımda beni kendime getiren vapur sireni. Herkes yalnız kalmayı özleyedursun ben kalabalığın içerisinde bile hep yalnız kalıyorum. Karşı komşumu tanımıyorum. Yere düşen kalemimi hep kendim alıyorum. Çalan her kapıya koşuyorum. Yemeği hep tek kişilik masalarda yiyorum. Çift kişilik davetlere tek başıma gidiyorum. Özlemiyorum. Beklemiyorum. Çağırmıyorum. Beklenmeyenlere selam olsun; ben anmıyorum, hatırlıyorum.

    Bugünlerde beni en çok pencereme konan güvercinler sevindiriyor. Sevindiren başka da bir şey yok zaten. Siz’le başlayıp Siz’le bitiriyorum cümlelerimi. Sen’leştiremiyorum hayatı. Resmiyet hayatımın düsturu oldu. Nereye baktığım fark etmiyor. Gördüğüm hep aynı.

    Günler önsözsüz geçiyor. Saatler anında ve sürpriz yaşanıyor. Bana her şey uzun bir hikâyenin kısa ve sıkıcı özeti gibi geliyor.

    Bir yerlerde bir yıldız kayıyor. Dilekler tutuluyor. Tutuluyor tutulmasına da dilekler hiç değişmiyor. Herkes başlangıçtan dem vuruyor. “Son”u kimse düşünmek bile istemiyor. Oysa her rüya bir “son”la bitiyor ve gerçek hayat o “son”la başlıyor.

    Bir rüya daha bu cümlelerle sona eriyor ve bu son beni ebediyete ulaştırıyor…

    Yukarıda film şeridi geçen koca bir ömür ama çıktısına baktığımızda boş bir sayfa..Diyeceğim o dur ki çok hızlı yaşıyor ve bizi biz yapan değerlerimizi çok hızlı tüketiyoruz.

  2. 2
    Gökçe Vatansever

    http://img171.imageshack.us/img171/6499/5865910.jpg

    Hayatı şu yukarıdaki karikatürde görünen tempoda sürekli bir amaca odaklı yaşarken anı yaşayamamız çok normal geliyor. Fast… o kadar hayatımızın içinde ki bize zaman kazandıracak hızlı yemekler, hızlı alışverişler yapıyor, sürekli bir yerlere koşturuyor, yapmaktan keyif aldığımız şeyleri de erteliyoruz. Rahatlayınca yapılacaklar o kadar birikiyor ki rahatlanılan an, geçmişin ölmüş keyiflerinin birikintisini taşıyor sadece.

+ Leave a Comment